İbrahim Coşkun Röportajı: Ağıtlardan sanata akan zaman

Berlin’de yaşayan Dersim’li ressam İbrahim Coşkun, sanat serüvenini, sanat-politika ilişkisini ve Dersim’e duyduğu özlemi dokuz8Haber muhabiri Eylem Sonbahar’a anlattı. Bu toprakların acılarını resmetme noktasında etkili ürünler ortaya koyan Coşkun’un bu güzel röportajını ilginize sunuyoruz.

-Öncelikle size ve sanatçı kişiliğinize dair bilgi verebilir misiniz?

Ben Dersimliyim. Mütevazi bir anne ve babanın çocuğu olarak Dersim merkeze bağlı Kuyluca köyünde (eski adi Putik) doğdum. İlkokulu bitirinceye kadar da çocukluğum bu köyde geçti. 1970 senesinde Almanya´ya geldim. Bir yandan çalışırken bir yandan da beni ve Dersimli olmanın duygularını en iyi ifade edeceği kanaatine vardığım görsel sanatlar alanında kurslar ve atölye çalışmalarına katıldım. Ardından başladığım akademik eğitimin sonrasında Informel (soyut) sanat ekolünün babası olarak bilinen Prof. Fred Thieler´le çalıştım. O zamandan bugüne Fred Thieler‘den de aldığım bilgi ve destek ışığında yaşamımı sanatçı olarak sürdürme savaşındayım.

r1

-Genellikle en çok merak edilen konu, ifade gücü olarak gördüğünüz resim sanatıyla vermek istediğiniz mesaj var mı?

Hiç yakın akrabası olmayan bir babaanem vardı. Perşembe günleri köyümüzdeki kutsal yerler ile Ermeni kiliselerine ait yerlerde mum yakıp dua ederdi. Ayrılmazdım ondan, ayırmazdı beni kendinden. Yanımızda kimseler olmadığında bazen başımı göğsüne gömer masallar anlatırdı. Acıklı acı tatlı yaşanmışlıklarından derliyordu o masalları. Üç yaşlarında bir oğlunu Dersim Katliamı sonrasındaki yokluk dönemlerinde açlıktan yitirmişti ve yitirdiği bu çocuğun adını vermişti bana. Belki de bu yüzden olacak, bana sevdalıydı. Benden bir tek şey istiyordu: büyüyünce ellerime silah degil sanatı bulaştırmamı. Öyle de yaptım. Ve iyi ki de yaptım diyorum şimdi. Ondandır resimlerim genelde Anadolu özelde ise Dersim yüklü. Tarih yüklü, acılar yüklü, sevgi, sevda yüklü. Bu yükte verilmek istenen mesajlar var mı, izleyicisine göre değişir. Herhangi bir mesaj verme uğraşım var mı sorusuna ise cevabım hayırdır. Zira resim yapmak benim için mesaj iletmeden çok bir dürtü, bir ihtiyaç, bir nefes, yaşamak için ihtiyaç duyduğum en büyük gereksinim.

r3

-Sizce sanat üretkenliğinin politikaya etkisi var mı ya da olmalı mı ?

Sanatçı istese de istemese de ürettiği her eser aynı zamanda politik bir mesajdır. Bir eser ne kadar içerikten yoksun olarak ortaya konulmak istense de neticede bir insanın duygu, düşünce ve tepkilerinden kaynaklanıyor, yani sistemin o insana dayattığı yaşamın ürünü olarak karşımızda duruyor. Bir eserde ille de Picasso‘nun “Guernika“sını, Munc´un “Çığlık“ ını Käthe Kolwitz´in feryatlarını ya da Frida Kahlo´nun acılarını hissetmek ve onları mesaj olarak algılamak yetmez bence. İşin kolayını seçeriz bana göre bir sanat eserindeki mesaj o eserin sanat mayasına ne kadar bulaşmış ya da bulaşmamış derecesiyle ölçülmeli. İyi sanat eğitimi ile donanmış bir sanatçının ortaya koyduğu bir “hiç“le sanatçı olma özentisi içinde olan birinin pişirdiği lezzetli kebapları ayırma erdeminde değilsek haliyle bir eserde olan ya da olmayan mesajı da algılayamayız.

r4

UNIQ Istanbul’da “Taşlaşmış Ağıtlar” adı ile 38. Serginizi açtınız. Bu sergi ve yüklediğiniz isim hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Taşlaşmış Ağıtlar serisi yaklaşık son on yıllık çalışmalarımı kapsayan resimlerden oluşuyor. Bu çalışmaların taşıdığı dokular; sevdiğim, sevdalısı olduğum Anadolu coğrafyasının kabuğunda taşıdığı izlerdir. Bazen acıdır bu izler, bazen kanlıdır, bazen yüreğinden ağıt yağan taşlaşmış bir insan benzeri dikilir karşımıza. Bazen de bu taşlaşmış insan: gebe karnında hala bir süngü ile toprağa yapışmış bir kadındır. Bu kadın bir Türkmen, bir Rum, bir Ermeni, bir Kürt, bir Dersimlidir. Binlercedir, belki milyonlarca ama bir tek adı vardır Anadolu. Örneğin bu taşlaşmış, çığlık atar, ağıt yakar gibi görünen kaya parçaları Dersim coğrafyasının her diliminde karşınıza çıkar. Benim hemen her resmimde yüzeye vurduğu gibi.

r6

-Sergide Hrant Dink’e adadığınız resimler için neler söylemek istersiniz?

Anadolu‘nun kadrini bilen ve dolayısıyla Hrant‘ı dost olarak yüreğine gömen her insan gibi benim de dostumdu Hrant. 2004 yılında İstanbul A.K.M‘de açtığım bir serginin ziyaretinde tanışmıştım kendisiyle. Bana zararı dokunur kaygısıyla sergim hakkında makale yazmayacağını belirtmişti. İnsan güzelliklerinin bütün özelliklerini görmüştüm kendisinde. Silinmeyen, unutulmayan, iz bırakan güzelliklerdi. Ondan, onun katledilişinin her yıl dönümünde elimde olan çalıştığım resmi kendisine adıyorum.

-Sanatçılar için ayrı bir cazibesi olduğu söylenen Berlin’de yaşamayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu Bloku‘nun dağılması ve iki Almanya‘nın birleşmesinden sonra Berlin hem coğrafik hem de tekrar döndüğü tarihi konumundan dolayı yalnız doğu ve batı Avrupa‘nın değil, dünyanın en önemli sanat ve kültür metropollerinden biri durumuna geldi. Bu durum süreç içinde sanat ortamındaki tanınmış kişi ve kurumların da Berlin‘de yer edinmesine ortam sağladı. Sınırlar açılmadan önce genellikle Berlin‘de yaşayan sanatçıları temsil eden ve pazarlayan özel galericiler ve sanatsal kurumlar bir anda konseptlerini dağıtıp bir kısmı mekanlarını yalnız doğu blokundan gelen sanatçılara tanzim ederken diğer kısmı da batı dünyasındaki ünlü sanatçıları programlarına aldılar. Böylelikle Berlin sanat ve kültür alanında kısa sürede Paris‘ten, Londra’dan, Newyork‘dan daha fazla önem kazandı. Bu gelişme neticesinde doğal olarak sanatçı ve sanat pazarlamacısı için de Berlin‘de yaşamak, çalışmak ve üretmek de önemli bir imaj, bir ayrıcalık haline geldi. Tabiki bunda yeni Birleşmiş Alman Devleti‘nin edinmek istediği imajda çok önemli. Sanat ve kültürün tali planda kaldığı bir dünya başkentinin çok da cazibesi olamayacağının bilincinde olan Almanlar her tür azınlığın kendini yurdunda sanması için çaba sarf eden Berlin görüntüsü oluşturdular . Dolayısıyla Berlin Birleşmis Almanya‘nın dünyaya yansıtmak istediği bir vitrin oldu.

-Son olarak yakın zamanda Türkiye’ye veya Dersim’e yönelik planlarınız var mı ?

Var tabi. Geçmişte büyük sıkıntılar geçirsem de, örneğin; 1984-1989 yılları arasında pasaportumun iptali, Türkiye‘de zorunlu olarak kalmam. Bu süre içinde yurtdışına çıkma yasağım, Dersim‘e gitmemem için birileri tarafından sürekli uyarılmam. Devlet galerilerinde açtığım sergilerdeki çalışmalarımın bir kısmının sansürlenip sergilerimin iptal edilmesi. Karanlık güçler tarafından atölyemin imha edilişi gibi sevimsiz bir yığın şey. Bütün bunlara rağmen Anadolu‘ya, Dersim‘e olan sevdam hiçbir zaman bu ülkeden beni uzaklaştırmadı. İstemihan Talay‘ın Kültür Bakanlığı döneminde ülkeye geri gelmemin yolu açıldı. İstanbul Atatürk Kültür Merkezi‘nde üç sene arayla büyük sergiler organize edildi. Değindiğimiz gibi şimdi UNIQ Istanbul‘da TURKMALL – SANAT´ın organize ettiği ve TURK-MALL Holdingin kurucularından Hans Otto Nagel‘in himaye ettiği Taşlaşmış Ağıtlar Sergisi gibi önemli sevindirici gelişmeler oluyor. Bununla beraber yine Hans Oto Nagel`in insiyatifinde olan ART Vision By Otto Nagel‘in UNIQ Istanbul‘da şahsıma tahsis ettiği kapsamlı bir atölye var. Bu atölyede çalışmalarım ve sürekli sergilerim olacak. En önemlisi de yine Otto Nagel´in himayesinde kurulacak bir Dersim Müzesi projemiz var.

Kaynak: dokuz8Haber