Ahir Zaman Tanrıları ve İnsanlar

                                                Din yolunun saliklerinden biri

Mezarların etrafında dolaştı durdu

Yine bir gece mezarlıkta dolaşırken

Kulağına temiz bir ses geldi.

“Ne zamana kadar mezarlara tapacaksın?

Bu insanların yaptıklarına bak; kurtulacaksın!”

 Feridüddin Attar (Esrarname, s.108 )

 

2008 yılında Can Dündar, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan bir belgesel film yaptı. Gösterime girdikten sonra Ulusalcılar tarafından yaylım ateşe tutuldu,  Mustafa Kemal’in zaaflarını gösterdiği için ağır eleştiriye uğradı. O kadar iyi ve önemli yönü dururken, sen nasıl onun korkularını zaaflarını gösterirsin dediler. Can Dündar’ı bugün kendisini dava eden ve tutuklatan iktidara maşa olmakla suçladılar. Bende eleştiriler olunca çıktım filme gittim. Doğrusu benim hoşuma gitti, çocukluğumdan beri hiç hatasız gösterilen ve tabiri caizse Yunan tanrıları gibi yüce bir dağın tepesine oturtulan Mustafa Kemal benim gözümde insanlaşmıştı. Evet hepimiz gibi yiyen, içen, korkuları, hüzünleri ve zaafları olan bir insan olmuştu. Bizler 12 Eylül’leri gören, bayramlarda ve 10 Kasım’larda zorla törenlere götürülen bir nesildeniz. Size de eğer her 10 Kasım’da zorla yas tutturulsa ve eğer fani olmasaydı onunda bir Tanrı olduğuna dair şiirleri dinlemek zorunda kalsaydınız aynı duyguları paylaşırdınız. Artık olay öyle bir hale gelmişti ki, övgü derecesi kendi öznesini aşmıştı. Atatürk’ün üstünde bir Atatürk vardı. O nedenle bu belgesel bana güzel gelmişti.

Benim daha yeni haberim oldu, bir film çekilmiş ismi ‘Reis’ miş, muhtemelen Cumhurbaşkanı’nın hayatı etrafında konusu geçecek gibi görünüyor. ‘Post Modern Kemalizm’ kendi menkıbelerini yazmaya başladı. Gerçi daha önce ‘Uzun adam’ gibi menkıbeleri okumaya başlamıştık ama film ile birlikte yeni bir döneme giriliyor gibi görünüyor. Bir müddet önce Necip Fazıl’ın şiirlerinin yaşayan hali olarak da karşımıza çıkmıştı!

Artık görünen o ki, Türkiye’nin muhafazakar intelejensiyası bir Necip Fazıl, bir İsmet Özel, bir Sezai Karakoç ya da bir Cahit Zarifoğlu çıkaramayacak ama bir Rasim Ozan Kütahyalı, bir Emre Aköz, bir Kurtuluş Tayiz ya da Sibel Eraslan çıkarmaya devam edecek. Belki biraz daha iyimser olursak Selahattin Yusuf ya da İsmail Kılıçarslan, ya da Haşmet Babaoğlu çıkaracak, iktidar partisi yayın organında yazıp, nasıl mağdur olduklarını anlatacaklar. Meleklerin kanadının güzelliğini paketleyip kapitalist pazarda bize satacaklar. Maalesef her ideolojik iktidarın gelip oturacağı yer burasıdır.

Devrimden önceki Rus Edebiyatı muhteşemdir.  Dostoyevski, Tolstoy, Gorki,  Anton Çehov, Nikolay Gogol gibi isimler hala yeri doldurulamayan isimlerdir. Peki devrimden sonra ne olmuştur. Çıka çıka bir Boris Pasternak, bir Şolohov ve bir de Cengiz Aytmatov’u çıkarmıştır ki, Aytmatov Rus değildir. Boris Pasternak ise Dr. Jivago’yu uygun görülmediği için, gizlice nüshalarını kaçırarak yurt dışında bastırmıştır. Şolohov’u okumanızı hiç tavsiye etmem ama illa okuruz diyorsanız karşınıza Fakir Baykurt’un Rus hali çıkıverir. Başka isimlerde vardır mutlaka ama ben hemen aklıma gelen bu üç ismi sıraladım. Komünist ideoloji iktidar olunca, fikri zenginlik bir anda çöle dönmüştür.

Cumhuriyet tarihimiz boyunca bütün yapılan anayasaların ruhu şöyle şekillenir; özgürlüklerle ilgili maddeler vardır. Yalnız bu maddelerin hemen ardından ‘ancak, fakat, ama’ uyarılarıyla gelen daha büyük yasaklamalar gelmektedir. Bu yetmezse ardından kanun, kararname, yönetmelik gibi yöntemlerle özgürlükler iyice bastırılma yoluna gidilir. O yüzden bu ülkede fertlerin birbirine karşı işlediği suçlar devlet tarafından affedilir ama, fertlerin devlete karşı işlediği ‘suçlar’ affedilmez. Kaldı ki bu devlete karşı işlenen suçların pek çoğu da sübjektif niteliktedir.

Devlet bu kadar kutsanınca devleti yönetenlerde modern zamanların, Başbuğları, Kağanları ya da sultanları olmuşlardır. Kutsal devlet ve kutsal lider giderek kendi menkıbelerini oluşturmaya başlamıştır. Yani şeyh uçmamıştır, müridler uçurmaya başlamıştır.

Bu toprakların saraylarında soytarı beslenmez, dalkavuk beslenir. Çünkü soytarı evet yöneticiyi neşelendiren şakalar yapar ama şakalar arasında eleştiride yapar. Fakat dalkavuk sadece onaylar, onun işi yöneticiyi devamlı yüceltmektir. O yüzden güçlü iktidarların etrafında bir müddet sonra dalkavuklar cenneti oluşur. Sonra o liderler artık hiç kimseyi dinlemez olurlar ve giderek bir kibir denizinin içinde boğulmaya başlarlar, etrafları öyle sarılmıştır ki, o barajı aşarak gerçeği bir türlü yakalayamazlar, etraflarında müthiş bir karartma vardır.

Oysaki bu toprakların güçlü liderlere, değerli yalnızlıklara, dünyayı titreten politikalara falan ihtiyacı yoktur. Bu toprakların insanların acısını dindirecek dostluklara, iktidarı ve serveti paylaşacak kardeşliklere, yani Muhammedi bir duruşa ihtiyacı vardır, yoksulla paylaşan, yetimi koruyan bir anlayışa ihtiyacı vardır. Üstelik bu insanlar bu topraklardan gelip, geçmişlerdir. Haçlı seferleri ve Moğol istilasının yaşandığı bir tarihte, her taraf kavrulurken, yaralara merhem olmuşlardır. Gönüllerini ve sofralarını ötekine açmışlardır. Bizim güçlü liderlere ve onların etrafında oluşturulacak efsanelere değil, ‘vicdansız dünyanın vicdanı’ olabilecek fanilere ihtiyacımız vardır. Yoksa bu ateş hepimizi kavuracak. İçinde yaşayabileceğimiz bir dünyamız bir evimiz kalmayacak.

Carl Sagan modern zamanların en önemli gökbilimci ve Astrobiyologlarından biridir. 1977 yılında uzaya gönderilen Voyager 1 aracından bir fotoğraf gönderiliyor. Fotoğraf Dünyadan 6.4 milyar km uzaklıktan çekilmiştir. Dünyamız o fotoğrafta sadece bir nokta büyüklüğünde gözüküyor ve Carl Sagan gördüğü bu fotoğraf karşısında tarihi bir konuşma yapıyor.

“Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.”

Evet bu dünya bizim tek yuvamız, tek evimiz, burada birbirimizi parçalamadan, paralamadan yaşamak zorundayız. Bize Hz. Peygamber’in duruşu gerek, İsmet Özel’in Naat’ta söylediği gibi;

 

Kimseden bir işaret gelmeyecek 
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamazsa 
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca 
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi 
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile 
Öğretmek için cephe nedir 
Kıyam etti 
Torunu kucağında 
Dönünce bütün gövdesiyle döndü 
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda 
Bir bilinebilseydi 
Nedir veche.. 

Suat Yalçın