Ahmet Faruk Ünsal: Diyalog ve müzakere dışında şansımız yok

MAZLUMDER Genel Başkan’ı Ahmet Faruk Ünsal, özellikle “Türkiye nereye gidiyor?” sorusu bağlamında Evrensel Gazetesinden Serpil İlgün’ün sorularını yanıtladı. Ankara’daki bombalı saldırı, Kürt meselesinin geldiği nokta, Suriye politikası gibi konular hakkında verdiği cevapları ilginize sunuyoruz.

 

Ankara saldırısı ile başlayalım. YPG ‘bizimle ilgisi yok’ dese de, Başbakan saldırıdan çok kısa bir süre sonra failin YPG olduğunu ilan etti. Genel kanı ise, hükümetin Suriye’ye girmek için saldırıyı gerekçe yapacağı yönünde. Şu iki temel soru üzerinden saldırıyı siz nasıl değerlendirirsiniz: Bu saldırı kimin işine yarar ve neden şimdi yapıldı?
Öncelikle, en temel insan hakkı olan yaşam hakkına dönük bu saldırıyı kınadığımızı belirtmek istiyorum. Yapılan analizler saldırının Suriye’deki gelişmelerle alakalı olduğu, Türkiye’ye bu yönde bir mesaj verildiği yönünde. Failin YPG olduğunu söylemek için şu anda erken. Rusya-Esed seçeneği de gözden uzak tutulmamalı. Zaten belirttiğiniz gibi YPG de reddetti ama en azından Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonlarına bir cevap gibi gözüküyor.

Saldırının, Türkiye’yi Suriye’de savaşa sokma amacı taşıdığı yorumlarına ek olarak, AKP’nin bu saldırıyı dayanak yaparak ‘Suriye’de güvenli hat oluşturma’ projesini hayata geçirmeye çalışacağı  söyleniyor. Katılır mısınız? 
Güvenli bölge ve uçuşa yasak bölge konusunda karar verme yetkisi BM’de. BM Güvenlik Konseyi’nin Türkiye ile en yakın ilişkide olan üyesi ABD, açıkça buna karşı olduğunu birkaç kez söyledi. Rusya da karşı zaten. Dolayısıyla Türkiye’nin bu tezi -haklılığının haksızlığının ötesinde söylüyorum- pratik olarak uygulanabilir gözükmüyor. Özellikle Rus uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye kendi toprakları üzerinden yürütülen koalisyon saldırılarının hava kısmından çekildi. Yani koalisyon saldırıları İncirlik’ten Türkiye üzerinden yapılıyor ama Türkiye 24 Kasım’dan sonra uçaklarını uçuramaz hale geldi. Çünkü Rusya orada tetikte bekliyor. Kara kuvvetlerini harekete geçirmek konusunda TSK, BM kararı olmadan bir harekatı uygun görmediğini belirtiyor. Türkiye’nin mevcut koşullarda tek müdahale yönteminin obüs toplarıyla ateşe devam olduğu gözüküyor. Bunun bir işe yarayıp yaramadığını ilerleyen zaman içinde göreceğiz. Ama obüs toplarıyla Suriye’nin belli bölgelerine ateşte bulunmak, nihayetinde kendilerine karşı savaş yürüttüğünüz kesimlerin (kim olduklarından bağımsız) size karşı benzer türden askeri bir harekatta bulunma mazeretini doğurur. Dolayısıyla Suriye savaşına Türkiye bu toplarla müdahale ettiği müddetçe, benzer şeylerin Türkiye toprakları için de olabilme olasılığı sürpriz olmaz.

Öyleyse, AKP Hükümeti vatandaşlarının güvenliğini tehlikeye atmada neden ısrar ediyor? 
Türkiye “angajman” kurallarını öne sürüyor ama konunun angajman olmadığı açık, ortada. Bir şekilde Halep’e giden koridorun kapatılmış olmasına duyulan tepki var. Ayrıca Türkiye Menağ havaalanı konusunda ve Azez hattını ne pahasına olursa olsun açık tutma konusunda yaklaşımını açıkça belirtti ki bu angajmanla ilgili bir husus değil. Türkiye mevcut koşullar içinde hava kuvvetlerini gönderemediği, kara unsurlarını kullanamadığı ancak topçularını kullanmak suretiyle engellemeye çalıştığı bu süreci ne kadar yönetebilecek? Dediğim gibi bu operasyon ne kadar Türkiye’nin taleplerine uygun bir sonuç ortaya çıkartır? Zaman bunu elbet gösterecek ama bir askeri harekat yaptığına göre Türkiye, bunun kendilerine operasyon yapılanlar nezdinde bir muhtemel cevabını bekliyor olmalı.

KAVGAYA GİRİYORSUNUZ AMA ELİNİZ KOLUNUZ BAĞLI

Benzerlerinde olduğu gibi Ankara saldırısı sonrasında da gerek AKP Hükümeti’nden gerekse AKP medyasından, ‘iç güçler’, ‘dış güçler’, ‘üst akıl’, ‘onların AKP iktidarına ve Türkiye’ye karşı kurduğu tuzaklar’ vs retoriği öne çıkarılıyor. Soru şu; Kim tuzağa düşürüyor? Daha da önemlisi AKP neden tuzağa düşüyor? 
Türkiye bir NATO üyesi olarak, aynı zamanda AB’ye üye olmaya çalışan bir ülke olarak, Suriye’ye dönük kendi politik perspektifinin, müttefiklerince de kabul edilmesi gerektiğine dair bir beklenti içinde. Bu anlaşılabilir ama batılı müttefiklerinin de farklı yaklaşımlarının olabileceğini kabul etmesi lazım. Bu farklılığı bir düşmanlık dili üzerinden formüle etmek tabii ki politikacıların tercihi olabilir, siyasetçiler bazen halkı kendi yanlarına çekmek için hamaseti kullanabilir ama reel politik durum söylenenden başka işleyebilir. Özellikle Rus uçağının düşürülmesinden sonra iktidara yakın televizyon ve gazetelerde bu epey konuşuldu, “Türkiye aslında tuzağa düşürüldü, Rus uçağını düşürerek Suriye havasını kendi elleriyle kendisine kapattı” dendi. Ama her seferinde gerek Cumhurbaşkanı gerek Başbakan ve Savunma Bakanı, Rus uçağının düşürülmesi konusuna hararetle sahip çıktı. Sahip çıktıkları bir olayın sebep olacağı sonuçlara da bir anlamda hazır olmalılar ya da sonuçları peşinen kabul ediyor olmalılar.

‘Rus uçağı olduğunu bilseydik düşürmezdik’ açıklaması da yapıldı hatırlarsanız?
Evet ama böyle olmakla birlikte “vurduk, en azından hukuken haklıydık” diyorlar. Şimdi bu şartlar altında Türkiye’nin tuzağa düşürülmesinden bahsedeceksek, o zaman Türkiye’yi tuzağa düşüren Rusya olmalı. Yani, “bile bile ihlal yaparak ve vurulmayı göze alarak Rusya, Türkiye’yi bu bataklığa çekti” denmiş oluyor ki takdir edersiniz makul bir yorum değil bu.

Konuyu reel politik koşullar içinde uygulanabilir seçenekleri zorlamak olarak değerlendirmek lazım. Türkiye’nin uçuşa yasak bölge, güvenli bölge gibi talepleri baştan beri müttefikleri tarafından desteklenmedi. Türkiye’nin kendi gücünü kullanarak BM’den bu kararları çıkarması da mümkün değil ve mümkün olmayan bu seçenekler konusunda Türkiye çok ısrarcı oldu. Başka seçenekler düşünülebilirdi ama maalesef bu şekilde gelişti.

Reel politik koşullar politikalarını hayata geçirmesine izin vermiyor ama Türkiye izlediği yoldan dönecek gibi de görünmüyor. Nitekim Ankara saldırısına rağmen Suriye’ye top atışları durmadı. Hatta Azez ve Marenes’e, Afrin de eklendi. Gidişat, son aylarda hepimizin yanıt aradığı, ‘Türkiye nereye gidiyor?’ sorusunu daha da endişeyle sorduruyor. Sizin yanıtınız ne?  
Bence bu sürdürülebilir bir şey değil. Kara kuvvetlerini sokamıyorsunuz, hava kuvvetlerini gönderemiyorsunuz ama PYD’nin orada zemin kazanmasından da rahatsızsınız ve buna top atışları ile engel olmaya çalışıyorsunuz. Deyim yerindeyse elinizi kolunuzu bağlayıp kavgaya giriyorsunuz. Aslında savaşın içindesiniz çünkü top atışları yapıyorsunuz ama bütün savaş kabiliyetinizi devreye sokamıyorsunuz. O halde bu çatışmayı nasıl sürdüreceksiniz? Top atışlarına devam ederseniz, belirttiğim gibi ateş yaptığınız tarafın size dönük askeri tepkilerinin olmasını beklemeniz gerekiyor. Bu sınırdan Türkiye tarafına atışlar şeklinde de olabilir, Ankara’da yaşadığımız gibi doğrudan askeri ya da Allah göstermesin doğrudan sivil hedeflere dönük saldırılar şeklinde de olabilir.

Bu tehlikeyi anlayıp öncelikle Türkiye içinde Kürt sorununun barışçı çözümüne odaklanmak lazım. Suriye içinde de Türkiye gerçekliğine uygun bir Kürt politikası izlemek lazım. Suriye’deki Kürt politikasının ateşi, sorunun Türkiye’de alacağı boyutu doğrudan etkiliyor. Bunun en anlaşılabilir örneği Kobane’deki gelişmelerin Türkiye sokaklarına yansımasıdır.

DEFACTO DURUM YARATIRSANIZ DEVLET MÜDAHALESİNİ DE ÇAĞIRIRSINIZ

MAZLUMDER Çatışma İzleme ve Çözüm Grubu, 37. günde sokağa çıkma yasağının kısmen kaldırıldığı Silvan’a gitti ve gözlemlerini 4 Şubat’ta kamuoyu ile paylaştı. Raporda tarafların çatışmasızlık ortamının tesisi için sorumluluk alması, hendek ve barikatların kaldırılması, çatışmaların bir an önce sona erdirilerek kalıcı bir çözüme odaklı diyalogun ve siyasi müzakerelerin başlatılması talep ediliyor. Aynı tarihlerde Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı Terörle Mücadele Eylem Planı’nın çözüm perspektifi ile derneğinizin bu perspektifi arasındaki makas çok açık. Silopi gerçeği üzerinden hükümetin eylem planını nasıl değerlendirirsiniz?
MAZLUMDER sokağa çıkma yasaklarının bittiği her yere olabildiğince kısa sürede giderek oralarda vatandaşlarla görüşür ve bu beyanları iddia olarak yansıtır. Mesela “falancayı şu taraf öldürdü” deniyor ise, biz onu iddia olarak yazarız. Çünkü biz ne otopsiye katılmışızdır, ne balistik muayenelere vakıfızdır. Neticede vatandaş yaşadıklarını anlatmaktadır. Dolayısıyla bizim raporlarımızı tanıklıkların aktarımı olarak görmek lazım…

Rapor, iktidara yakın medyada sert sözlerle eleştirildiği için mi bu vurguyu yapma gereği duyuyorsunuz?  
Şunu söyleyeyim, MAZLUMDER insan hakları kurumu olarak, siyasi ya da idari yetki paylaşımına dayalı her türlü model tekliflerinin (federasyon, konfederasyon, özyönetim ya da bağımsızlık) konuşulmasını meşru bir hak olarak görür. Bunlar üniversite zeminlerinde, siyasal zeminlerde ya da Meclis çatısı altında, ifade özgürlüğünün evrensel kuralları içerisinde her yerde konuşulabilir olmalıdır. Burada bir tercih belirtmeyiz, işimiz de değil zaten. Yani “federasyondan yanayız” veya “üniterden yanayız” vs demeyiz. Bunların konuşulur olmasının sağlanmasıdır bizim için önemli olan. Fakat diğer yandan, herhangi bir modeli defacto durum yaratarak dayatmanın da yanlış olduğunu ifade ederiz. Yani siz, defacto olarak, “Ben burada falanca sistemi uyguluyorum” dediğiniz zaman oraya devletin yasal müdahalesini de, şiddetini de çağırmış oluyorsunuz.

Özyönetim ilanlarını kastediyorsunuz…
Evet. Siz, “burada özyönetim ilan ediyorum” dediğinizde devletin müdahalesini çağırmış oluyorsunuz, çünkü siyasal egemenliğe dair bir ortaklık iddiasında bulunmuş oluyorsunuz. Bu durumda AİHM de bildiğiniz gibi sokağa çıkma yasakları konusunda devleti haksız bulmadı. Ayrıca sivil alanlarda çatışmanın yaşanıyor olması sivil kayıpların ve ölümlerin önlenmesini imkansız kılıyor. Göz göre göre sivil kayıpların istenmesi kabul edilebilir değildir. Kaldı ki her türlü ölüm kategorik olarak karşı olduğumuz bir şey.
Biz, bir sistemi tartışmak ile defacto ilan etmek arasındaki bu farklılığı her zaman dile getirdik ve müzakere sürecinin açık tutulmasını, bütün bu siyasi ve idari yetki paylaşımlarına dair sistem önerilerinin hem şeffaf bir şekilde toplumla tartışılmasını, hem de tarafların birbiriyle konuşmasının mümkün olmasını hep söyledik ve bu da kaçınılmaz olarak ancak çatışmasızlık ortamında mümkün olur.

Bu tavır kuşkusuz önemli… Lakin, ne özyönetim/özerklik önerisinin tartışılmasına ne de güvenlik güçlerinin hak ihlali yaptığı eleştirilerine tahammül edilmiyor biliyorsunuz. Raporunuza AKP cephesinden gelen tepkiler bu kapsamda değerlendirilebilir mi? 
Bir önceki konuya dönerek değerlendirmemi tamamlamak istiyorum. Belirttiğim gibi, her türlü tartışmanın yapılmasını sağlamak esas olmakla birlikte defacto durum yaratmanın kabul edilebilir olmadığı şeklindedir temel yaklaşımımız. Sorunuza gelince, Dolmabahçe deklarasyonu ile belli bir safhaya gelmiş olan görüşmeler maalesef kesildi ve çatışma süreci başladı. Kürt meselesinin siyasal yönünün geride kaldığı, asayiş yönünün tekrar öne çıktığı bir süreç yaşanmaya başlandı. Oysa biz diyoruz ki, evet, bu meselenin Başbakan’ın tabiri ile “kamu düzenine” dair bir tarafı şüphesiz ki var, ama müzakereler devam ediyor olsaydı asayiş meselesi çok ihmal edilebilir boyutlara inecekti. Kimin diyalog veya müzakerenin kesilmesinde kusurlu olduğu noktasına girmeden, bu kanalın tekrar açılması gerektiğini söylemek istiyorum. Eğer açılırsa, bu ateşin söneceğini düşünüyorum. Hatırlarsanız 2009 yılında yapılan Oslo görüşmeleri basına sızdırıldığında gördük ki, o zamanki MİT yetkilileri, PKK yetkililerine “şehirleri cephaneliğe” çevirdiniz diye şikayette bulunuyor. Oslo tutanaklarından öğreniyoruz ki 2009 yılında da, öncesinde de bu tür şeyler varmış. Yani şimdi kalkıp da, “2013’te başlayan süreç istismar edilmişti, şehirler cephaneliğe çevrildi, onu fark ettik o yüzden bu sürecin zaten bitmesi gerekiyordu” demek çok doğru değil. Tekrar edelim, diyalog ve müzakerenin dışında seçeneğimiz yok.

DİNDARLAR, SİYASAL VE VİCDANİ TERCİHLERİNİ AK PARTİ’NİN TEMSİL ETTİĞİNE İKNA EDİLDİ

Aralarında derneğinizin de olduğu pek çok kitle örgütü, siyasi parti ve sendika içeride ve dışarıda savaş politikalarına son verilmesi için mücadele ediyor, çaba sarfediyor. Fakat dindar muhafazakar kesimin büyük gövdesi bu mücadelede yer almadığı gibi, cenazelerin sokakta bekletilmesinden ambulans gönderilmemesine pek çok hak ihlali karşısında da tepkisiz. Neden? 
Dindar ve muhafazakarlar büyük ölçüde kendi siyasal ve vicdani tercihlerinin AK Parti üzerinden temsil edildiği konusunda ikna edilmiş kitleler oldukları için, neredeyse AK Parti’ye yetki devrinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Bu şartlar altında doğal olarak AK Parti’nin yaptıklarını çok fazla sorgulamadan, neredeyse “biz vekalet verdik, daha fazla kurcalamamıza gerek yok” gibi bir yaklaşım içindeler siyasal iktidarla ilişkileri bakımından. Fakat rahatsızlık duyan dindar kesimleri göz ardı edemeyiz.

Bu yetki devrine başkanlık da dahil mi?
Başkanlık sistemi konusunda AK Parti tavanı ile tabanı arasındaki mesafeyi tam bilmiyorum, zaman içinde göreceğiz ama evet, AK Parti’nin kendi tabanında ikna etmesi gereken az da olsa bir kitle var gibime geliyor. Ama büyük ölçüde AK Parti tabanı partisinin siyasal tercihlerini ve tekliflerini neredeyse sorgusuz kabul edecek bir ilişki içinde partisiyle.

BARZANİ SİYASETİ İLE SORUN YOK

Tablo bizi Ankara saldırısı öncesinde de dile getirilen şu tespite çıkarıyor; AKP’nin Kürt düşmanlığı dünya savaşını tetikliyor! Katılır mısınız?
Kürt düşmanlığı demeyelim bu haksızlık olur, ama açık ki Türkiye PYD’nin ya da PYD ile aynı siyasi modeli teklif eden PKK’nin, Suriye’de ya da Türkiye’de herhangi bir şekilde adına özerklik/demokratik özerklik dediği bu modeli uygulanabilir bir pratik olarak gündeme getirmesine razı değil. Yani ‘anti Kürt yaklaşımı’ demek çok doğru olmaz ama ‘anti PYD’, ‘anti PKK’ demek daha gerçekçi olur. Çünkü biliyorsunuz Barzani’nin temsil ettiği siyasal yaklaşımla Türkiye’nin bir problemi yok. Dolayısıyla anti Kürt demek yerine, anti PKK, anti PYD diyebiliriz.

ELİNDE SİLAH OLANLARA ETKİ EDEBİLECEKLERİN MUHATAP ALINMASINDAN DAHA TABİİ BİR ŞEY YOK 

7 Ocak’ta, ölümlerin durması talebiyle Başbakanla görüşen barış heyeti içinde siz de vardınız. Toplantıdan nasıl bir izlenim edindiniz? Hükümette kısa ya da orta vadede belirttiğiniz tarzda bir ‘müzakere masası’ kurmaya dönük bir niyet var mı? Zira Başbakan, ‘bir masa kurulacak ama bu masa o masa değil’ diyor ve HDP’nin bile muhatap alınmayacağını söylüyor… 
Başbakan görüşlerini kamuoyuna açık açık söylüyor, dolayısıyla bize özel bir bilgi vermedi. Suriye’deki gelişmelerle Türkiye’deki ateşin hararetinin yükseldiğine dair tespiti var ki bu doğru. İkincisi belirttiğim gibi, “öncelikle kamu düzeni” diyor. HDP dışındaki Kürt partileriyle görüşmek anlaşılabilir bir şey ama gerçekçi olmak lazım. Yani büyük kitlelerin siyasal teveccühünü kazanmış partileri görmezden gelemezsiniz. Mesela yüzde 0.1 almış bir partiyle, yüzde 10 almış bir partiyi eşit düzeyde temsil ederek masa kurarsanız bu demokrasinin ruhuna da uygun düşmez. Dolayısıyla muhataplık bakımından çeşitlilik anlaşılabilir bir şey ancak bunun temsili bir gerçekliğe uygun olmasına dikkat etmek de bir başka zorunluluk. Unutmamak lazım ki, nihayetinde bu bir silahlı çatışmanın söndürülmesi meselesi, dolayısıyla elinde silah bulunduranlara doğrudan ya da dolaylı yönde etki edebileceklerin daha fazla muhatap alınmasından daha tabii bir şey yok.

Başbakan’ın açıkladığı ‘Terörle Mücadele Eylem Planı’ yakın vadede siyasi sürecin önünün açılacağına ilişkin bir umut barındırıyor mu?
Hükümetin resmi pozisyonu şu; “Önce kamu düzenini sağlayalım, bütün silahlı unsurlar dışarı çıksın, ondan sonra konuşuruz!” Bu evet, kulağa hoş geliyor fakat gerçeklik sahada böyle gelişmiyor. Çünkü dünyanın her yerinde bu tür kimlik temelli ihtilafların çözümünde silahların bırakılması ya da silahlı unsurların sahadan ayrılması meselesi en son safhada gerçekleşen bir olgu. En sonunda olacak bir şey için “Hayır, en başta olsun” derseniz, bu dünya tecrübesiyle de, gerçeklikle de uymayan bir yaklaşım olur. Gerçeklik nasıl olmalı? Öncelikle evet, bir müzakerenin olması, o müzakerenin mutlaka bir denetim, gözetim içerisinde yürümesi (bu denetim ulusal ya da uluslararası gözlemciler tarafından yapılmalı ama tercihimiz, kendi imkanlarımızla bu gözetim işinin halledilmesidir), yasal süreçlerin tamamlanması gibi safha safha ilerlenmeli. Silahların bırakılması, müzakerenin en sonunda bir final olmalıdır.

İSTİHBARAT DA TAPU KADOSTRO GİBİ DENETLENEBİLMELİ

Ankara saldırısı tartışmasının bir diğer ayağında da, övünülen onca istihbarat ve teknoloji gücüne rağmen bu saldırının nasıl olup da engellenemediği sorusu var. Hatırlarsınız, Başbakan Davutoğlu ’canlı bombalar kendilerini patlatmadan yakalayamıyoruz’ demişti. Soruyu bu beyan üzerinden nasıl yanıtlarsınız?
Burada, adına asimetrik savaş denilen, düzenli orduyla, gayri nizami kuvvetlerin çarpışması söz konusu. Düzenli ordunun büyük üstünlüğü var. Hava kuvvetleri var, tankları var, insansız hava araçları var, gece görüş sistemi var, droneları var, yüksek teknolojisi var, güdümlü füzeleri var. Artı hukuk ve uluslararası desteği var çünkü meşru devlet yetkisini kullanıyor. Ancak teknolojinin gelişmesi ile asimetri giderek devletler lehine bozulmaya başlandı. Gayri nizami güçlerin asimetrik avantajı ise seyyar olması ve araziyi iyi biliyor olması. Gayri nizami güçler bakımından asimetriyi bozan, kendi lehlerine çeviren yegane şey, bu şartlar altında, bir tür “güdümlü füze” diyebileceğimiz, intihar eylemcileridir, verdiğiniz adrese gider ve kendini patlatır. Ve siz bir intihar bombacısını neredeyse engelleyemezsiniz, çok zor bunu engellemek. Ancak iyi bir istihbaratla önünü alırsınız.

Ancak gerek Suruç, gerek Ankara katliamı sonrasında, saldırıları gerçekleştiren intihar bombacıları hakkında uyarılar yapıldığı, hatta isimleri de verilerek takip edilmesi gerektiğine ilişkin epeyce bir bilgi, belge yayınlanmıştı.
Basında bu tür bilgileri ben de okudum.

Dolayısıyla bu durum, soru işaretlerini iktidar aleyhine çoğaltmış olmuyor mu?
Bir intihar bombacısını istihbarat dışında engelleyemezsiniz. İstihbaratınız bunu engelleyemezse onun bir güdümlü füze gibi adresinde patlamasını engelleyecek hiçbir şey yok. Dolayısıyla çok ciddi bir istihbarat çalışması yapılması gerekiyor. Fakat zaten sorun, istihbarat birimlerinin (bu emniyet de olabilir, silahlı kuvvetleriniz de olabilir) ve onlara lojistik sağlayan birimlerin denetlenemiyor olmasından kaynaklanıyor. Mesela jandarmayı nasıl denetleyeceksiniz? Ya da emniyeti ya da istihbaratı? Nihayet bunlar, devlet adına hepimizin vergileriyle oluşan merkezi bütçeden para harcayarak, hepimiz adına iş yapan devletin kurumları. Dolayısıyla nasıl Tapu Kadastro ya da Sağlık Bakanlığı denetleniyor ise bunların da denetlenmeye ihtiyacı var. Bu kurumları da denetleyerek ihmalleri, sorumlulukları tespit ederek, en azından idari tedbir olarak görevlerinden ayrılmalarını sağlayacak mekanizmalar kurmak lazım. Bu Türkiye’nin demokrasisinin gelişmesi bakımından da gerekli bir yöntem.

ARINÇ’IN ÇIKIŞI, KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNÜN NASIL OLACAĞI KONUSUNDAKİ AYRIŞMA İLE İLGİLİ 

Bülent Arınç, Hüseyin Çelik gibi AKP’nin önde gelen isimlerinin çıkışları ‘AKP içinde yarılma’, ‘kopuş’ gibi iddiaları yeniden gündeme getirdi. Başta Kürt sorununda yeniden askeri yönteme geri dönülmesi ve dış politika hataları nedeniyle AKP içindeki rahatsızlığın arttığı ifade ediliyor. Hatta yeni bir hareketten söz ediliyor. Sizce bu çıkışlar iddia edildiği gibi AKP içinden yeni bir hareketi çıkarır mı? 
Bülent Beyin çıkışının esası 2015 yılı 28 Şubat’ta Başbakanlığa ait Dolmabahçe ofisinde yapılan toplantıya dair Cumhurbaşkanı ile farklılaşmasından kaynaklanmaktadır. O toplantı hatırlanacağı üzere HDP tarafının İmralı heyetiyle, iktidar tarafının ise bir grup başkanvekili ve iki bakanla, devletin de Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı ile temsil edildiği bir toplantı idi. Toplantının HDP tarafından vurgulanan noktası özetle İmralı’da bir diyalog masasının kurulacağı, Öcalan’ın yanına getirilen mahkumlardan oluşan sekretarya ile bu süreci yürüteceği ve bir izleme komitesinin sürece tanıklık edeceği, bahar aylarında da Öcalan’ın talebiyle PKK’nin silahsızlanma kongresini toplayacağı şeklindeydi. Cumhurbaşkanı bu toplantıdan yaklaşık 15-20 gün sonrasına kadar lehte aleyhte bir görüş bildirmemiş, sonra bir yurtdışı gezisine giderken havaalanında Dolmabahçe toplantısına dair sorulan soruyu cevaplarken izleme komitesine karşı olduğunu, Dolmabahçe toplantısından haberinin olmadığını ve bu görüntüye karşı olduğunu söylemişti. Cumhurbaşkanı’nın bu demecinden 2-3 gün sonra da Bülent Bey izleme komitesinin hükümetin kararı olduğunu, Cumhurbaşkanı’nın neden böyle söylediğini anlamadığını söylemişti. Daha sonra hatırlanacağı gibi Melih Gökçek tartışmaya katılmış, Bülent Bey’in Cumhurbaşkanı’na saygısızlık yaptığını çünkü paralelci olduğunu söylemişti. Bülent Bey de Gökçek’in Ankara’yı parsel parsel sattığını… Bir sene önce yaşanan bu tartışma tekrar aynısıyla yaşandı. Bülent Bey aynı şeyleri tekrarladı Cumhurbaşkanı da onu yalanladı. Şimdi tartışma çözüm sürecinin safhaları üzerinden yürüyor. Anlaşılıyor ki gelinen sürece, yaşanan bunca şiddete bakarak Arınç bir sene önceki kararın daha doğru olduğunu savunmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı da kendi pozisyonunu daha doğru görüyor. Yani tartışmanın özü Kürt sorununda çözümün nasıl olacağıdır denilebilir. Bu ayrışmada diğer eski bakanlar da Arınç’a destek oldular.
Bunun bir farklı siyasal oluşum getirip getirmeyeceğini zaman içinde göreceğiz. Görebildiğim kadarıyla AK Parti tabanı Tayyip Bey’in yanında duruyor.

İSRAİL’İN İHTİYAÇLARI İLE TÜRKİYE’NİN MECBURİYETLERİ BU TRAJİK RANDEVUYA SEBEP OLMUŞ GÖRÜNÜYOR 

ABD başta olmak üzere, müttefiklerle ilişkilerin gerilimli seyrettiği, Suriye’ye girme olasılığının güçlendiği günlerde İsrail’le görüşmeler yapıldığı ve pek çok başlıkta anlaşma sağlandığı açıklandı. İsrail’in de Suriye’deki durumdan, özellikle Rus/İran etkinliğinden rahatsızlık duyduğu tezleri ışığında görüşmeyi nasıl değerlendirirsiniz? 
Gerek Rus uçağının düşürülmesi sonrası Türkiye’nin Suriye hava sahasında uçak uçurmaması, gerekse de ABD ve diğer AB üyesi ülkelerle politikalarının ayrışması nedeniyle Türkiye Suriye politikasında Suudi-Katar ortaklığıyla politika geliştirdi. Bu durumun Türkiye’yi uluslararası itibar bakımından Suud ve Katar’dan daha fazla bir yeri olan İsrail’e yakınlaşmaya yönelttiği anlaşılıyor. Bir de olası Rus ambargosundan korunmak için İsrail’in elinde bulunan Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarından yaralanma isteği de var. Suriye politikasının Türkiye’yi savurduğu bu İsrail mecburiyeti, Mavi Marmara yargılamalarında haklarında kırmızı bülten çıkarılan İsrailli komutanların nasıl yargıdan muaf tutulacağı, tazminat konusunun nasıl halledileceği ve en önemlisi de dindar kitlenin nasıl ikna edileceği sorunu AK Parti’nin önünde çözülmesi zor bir mesele olarak duruyor. Kısacası, İsrail’in ihtiyaçları ile Türkiye’nin mecburiyetleri bu trajik randevuya sebep olmuş görünüyor ve partinin tabanı en zor bu konuda ikna olacak gibi duruyor. İknanın oluşmasında mezhepçi bir dil kullanılarak, Suriye’de Şii yayılmacılığının engellendiği tezi işleniyor partiye yakın medyada. Bu dilin kısa vadede bu ortaklığın kabulünü mümkün kılacak iknayı belki sağlayacağını ama uzun vadede iki mezhep arasında büyük ayrışma ve düşmanlaşmayı getireceğini görmek lazım. Düşmanlaşmanın ise kime yarayacağını iyi tahlil etmek gerekiyor.

Kaynak: Evrensel