Aydınlık Sabahı Düşün

Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil

Değil bu anılacak şey değil

Apansız geliyor aklıma

Yukarıda alıntıladığım dörtlük, Melih Cevdet Anday’ın Anı adlı şiirinden bir kıtadır. Şair, bu şiiri 1953 yılında idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg’lerin anısına yazmıştır. Zülfü Livaneli 80’li yıllarda bestelemişti ve doğrusu çok güzel bir şarkıdır. Rosenberg’ler Atom bombası sırlarını Sovyetler Birliği’ne sızdırmak suretiyle casusluk yaptıkları iddiası ile yargılanmışlar, suçlu bulunmuşlar ve idam cezası ile cezalandırılmışlardır. Ben çift suçludur veya değildir bunun münakaşasını ya da polemiğini yapmayacağım. Bu konu ülkemizde bütün dünyada olduğu gibi tartışılmış ve klasik bir şekilde sol suçsuz, sağ suçlu olduğunu iddia etmiştir. Benim esas bu mevzuda anlatmak istediğim başka bir konudur. Amerikalı yetkililer “yalan söyledik” diye ifade verin idamınızı 30 yıla hapis cezasına indirelim diye teklif götürüyorlar, çift kabul etmiyor.  Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul etmiyorlar.  Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg’in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması oluyor, bunu da reddediyorlar. Sonuçta idam ediliyorlar ama bana göre vakarlı duruşlarını bozmuyorlar.

Son günlerde tartışılan Akademisyenler bildirisinden sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Bu metni akademisyenler bir kez daha okusunlar eminim birçoğu imzalarını geri çekecektir” diyerek aba altından sopa gösterdi.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim üyelerinden Halil İbrahim Yenigün’e Üniversite tarafından ne söyleniyor.

“12 Ocak 2016 Salı günü Genel Sekreterlik tarafından Rektörlüğe ‘medyada çıkan bir haberle ilgili’ olarak görüşülmeye çağrıldım. Rektörlükte Üniversite idaresinden ve hukuk biriminden görevliler tarafından şahsıma imza attığım bildiriye yanlışlıkla imza atıp atmadığım soruldu.”

Halil Yenigün ise şöyle bir cevap veriyor. “Bildiriye bilinçle imza koyduğumu, 28 Şubat sürecinde Boğaziçi ve Fatih Üniversiteleri’nde hangi saikle başörtüsü mücadelesine katıldıysam, bildiri yazdıysam ve eylem yaptıysam aynı saiklerle bunu yaptığımı, rızık endişem olmadığını ve fiillerimin arkasında olduğumu ifade ettim.” Görüldüğü gibi Müslümanca bir tavır sergiliyor.

Maalesef 7 Haziran seçimlerinin üzerinden çok bir şey geçmeden yaşananlar ve önümüzdeki günlerde yaşanacakları tahayyül ettikçe bir umutsuzluk ve tedirginliğin içine sürükleniyorum. Umutlandığımız bir “Barış sürecinden” böyle bir savaş ortamına yuvarlanmak ve işin doğrusu geleceğini görememek beni bir hayli tedirgin ediyor. Tabi bugün ki telaşımız ve tedirginliğimiz evlatlarımızın geleceğine olan tedirginliktir. Onların önündeki yılların karanlığından ürkmektir. Tedirginlik devam ediyor fakat bu sefer nitelik değiştirdi tabii ki benim açımdan.

12 Eylül 1980 sabahı uyandığımızda Adana’da birkaç gün sonra gireceğimiz bütünleme sınavını beklerken, bir anda darbe ile karşılaşmıştık. Daha 17 yaşındaydım ve daha o yaşta devletimin ceberrut yüzüyle tanışmış oldum, gerçi bir müddet önce birkaç ton aşağı bir muamele ile karşılaşmıştım ama meğerse o filmin fragmanıymış. Sonuçta o günlerde yaşadıklarımdan sonra öyle bir tedirginlik içine girmiştim ki, etkisi uzun sürmüştü. Yaşadıklarımız, çektiklerimiz, kaybettiklerimiz filan bir tarafa, o günlerde yaşadığım en büyük travma yarınıma dair bir umudumun kalmayışıydı. Yarına dair herhangi bir umudum, beklentim kalmamıştı, otorite bizi tek hücreli canlılara döndürmüştü.

Bugünde aynı psikoloji içine düşmeye başladım.  Nasıl tedirgin olmayayım; ülkenin bir kısmında savaş var, görüntüler bana bir zamanlar Latin Amerika’da gördüğümüz, son zamanlarda Irak ve Suriye’de gördüğümüz görüntülerden hiç de farklı değil. Çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor. Ülkede akademisyenler, bilim adamları tehdit ediliyor. İşlerinden atılıyor, gözaltına alınıyorlar, soruşturmalar sürdürülüyor. Ülke kamplaşmayı had safhada yaşıyor ve insanlar giderek militanlaşıyor, artık ülkede herkes bir şekilde bir kampın milisi olma yolunda ilerliyor, hiç kimse bir birini dinlemiyor. Sınırlarımızda hızla bir mezhep savaşı yaşanıyor, etnik bir savaş yaşanıyor. Suriye’den göç edip gelen mülteciler, her gün onlarca kurban veriyor, çocuklar denizlerde boğularak ölüyorlar. Say say bitmiyor, iyice daraldığımı hissediyorum.

İşte bütün bu daralmalarımdan sonra imdadıma yine Kuran yetişti. Duha Suresi bana bir ilaç gibi geldi. Duha kelime manası olarak Kuşluk vakti anlamına geliyor. Duha suresi, Fecr suresinin ardından nazil olmuş bir suredir. Bu haliyle bile çok önemli bir mesaj gizler, gece bitmiştir, artık gün ağarmaktadır, müminlere ferahlayacakları günlerin müjdesidir bu sureler.

Muhammed Esed bu surenin girişinde şöyle der.

“Rivayet edildiğine göre, 89. Surenin nüzulünden sonra, bir süre Hz. Peygamber hiçbir vahiy almadı ve Mekke’deki düşmanları hemen bu olayı kullanarak “Rabbin seni unutmuş ve sana darılmış” dediler, bunun üzerine bu sure nazil oldu. Bir ölçüde şüpheli gördüğümüz bu rivayeti ister kabul edelim, iste etmeyelim, ilk bakışta Hz. Peygamber’e sesleniyor görünen bu surenin aslında daha geniş bir muhtevaya sahip olduğunu söyleyebiliriz; bu sure, iyi ve suçsuz insanları müthiş şekilde etkileyen ve hatta zaman zaman Allah’ın aşkın adaletini bile sorgulamalarına bile yol açan üzüntülere ve sıkıntılara maruz kalmış olan bütün mümin erkek ve kadınları ilgilendirmekte ve onları teselli etmeyi amaçlamaktadır.”

  1. Aydınlık sabahı düşün
  2. Ve durgun karanlık geceyi;
  3. Rabbin seni ne unuttu, nede darıldı
  4. Öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak!
  5. Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana (kalbinden geçeni) bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak
  6. O seni yetim olarak bulup bir sığınak vermedi mi?
  7. Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?
  8. İhtiyaç içinde bulup seni tatmin etmedi mi?
  9. Öyleyse yetime haksızlık yapma
  10. Yardım isteyeni asla geri çevirme,
  11. Ve her zaman Rabbinin nimetlerini an.

Bir kez daha anladım ki, Rabbimiz bizleri ne unutur, ne de elini üzerimizden çeker. Elbette gecede olacaktır ama her gecenin mutlaka bir sabahı vardır. O bize her şeyi verdi öyleyse bizlerde ne ümitsizliğe düşeceğiz, nede vazgeçeceğiz. Elbette zaman zaman aynı şekilde mücadele edemeyebiliriz ama asla inancımızı ve umudumuzu yitirmeyeceğiz çünkü o bizlerin ihtiyacı olan ne varsa verdi. Bizlerde haksızlığa ve zulme uğrayanın yanında duracağız, yardıma muhtaç olanı asla geri çevirmeyeceğiz ve Rabbi’mizin bize verdiği nimetleri anıp, adil şahitliğimizi yerine getireceğiz.

Evet Halil kardeşim, ‘Aydınlık sabahı düşün’ ve senin de dediğin gibi;

“Allah’ın küçücük kulları, kendilerini Rezzak sanmasınlar”

Suat Yalçın

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir