Baba İlyas Horasani ve Cihat-name

13. yüzyıl Anadolusunu, buradaki çok önemli kişilerin hayat hikayelerini çok az biliyoruz. Ya da en fazla bir masal kahramanı gibi biliyoruz. Bu babaların, erenlerin, dervişlerin menkıbelerle, rivayetlerle örülü, sisli hayatları anlaşılmayı bekliyor. Bu topraklarda yaşamanın hakkını vermek için bunu anlamamız bir zaruret. Ama tartışma zeminimiz yok. Bu memleketin fikri çoraklığı kadar tarihin sürekli bir ideolojik lojistiğe çevrilmesiyle de ilgili. Bunun için hepimizin hayrına adamakıllı bir anlama çabası yok.

Baba İlyas, Hacı Bektaş, Buğday Baba, Horozlu Baba, Balım Sultan, Yunus Emre ve bu toprakları emekle yoğuran, halka kucak olan, Pınarbaşı olan onların ruhunu doyuran karnını da doyuran bu babalar, İsmet Özel’in tarif ettiği kucağı kurmuşlar adeta:

İniyor ve inliyorum
nereye bir kucak dolusu
sonluluk sorgusu getiriyorsam
oraya bir kucak da getiriyorum
bir kucak sadece genç ve diri değil
bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil
bir kucak sadece erkek ve vakur değil
bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil
bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil
bir kucak sadece gürbüz ve atak değil
bir kucak sadece üzgün ve dindar değil
bir kucak sadece temiz ve sevecen değil
bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil
bir kucak sadece cömert ve sıcak değil
bir kucak sadece sancılı ve keskin değil
bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil
bir kucak sadece öksüz ve çolak değil
bir kucak sadece bir kucak.

(Of Not Being A Jew)

İsmet Özel’in tarif ettiği kucak ilahidir elbette. Allah’ın adaletini, ölçülerini gözeten insanlar anlayabilir bunu. Şiirdeki tarife uyan bir insan yok tabi. Yalnız biz kucak metaforunu kullanabiliriz kimi çağrışımlar için.
Konumuza dönelim. Anadolu Selçukluları zamanında Ahi ve Türkmen çevrelerinde telif edilen eserler 13. yy’ın ikinci yarısından itibaren oluşan Moğol baskısının, Türkmen ve Ahi çevreler üzerinde yarattığı siyasi, askeri, fikri ve kültürel baskıları yüzünden yayımlanmamış ve büyük ölçüde meçhul kalmıştır. Bu çevrelerce yazılan bir çok eser ya egemen güçlerin imhası sonucu ya da günümüze gelmediği için bu çevreleri daha çok resmi tarihçilerden ve eksik olarak öğreniyoruz.

Bunun sebebi Claude Cahen’in de belirttiği gibi, Türkmen çevrelerde kendi dini anlayışları, sürdürdükleri mücadeleler hakkında eserler yazılmamış veya böyle eserlerin günümüze gelmememiş olmasıdır.

Mikail Bayram, Ahi Evren’in gerçek kişiliğini tespit etmiş ve onun Nasreddin Hoca ile aynı kişi olduğunu ortaya koyarak eserlerini gün yüzüne çıkarmıştır. Bu araştırma esnasında, bundan 20 yıl önce kütüphane taramaları yaptığı sırada Ayasofya(Süleymaniye) Kütüphanesinde 4819 numarasında kayıtlı çok değerli risaleler ihtiva eden bir mecmua içinde bulunan “Cihad-name” adlı bir eserle karşılaşıyor. Eser, Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmut’un birkaç eseri ile bir arada bulunuyor. Hoca önce eserin Ahi Evren’e ait olduğunu düşünüyor. 1329 yılında istinsah edilmiş bu eseri nesre hazırlamak amacıyla imla ve birkaç defa mütalaa edince, içinde geçen sözler, remiz ve motifler, işaret ve mazmunlar dikkatini çekiyor. Eserin Türkmen çevrelerce yazılmış diğer eserlere benzediğini tespit ediyor.

Mikail Bayram Cihad-name’nin Baba İlyas-ı Horasani’ye ait olduğunu iddia ediyor. ”Cihad-name adlı eser “şikayet-name” veya “zulüm-name” türünde bir eserdir.Doğuda zulme ve haksızlığa maruz kalanların uğradıkları zulmü ve haksızlıkları dile getirdikleri eserler genel olarak böyle isimlendirilir.”

Mikail Bayram, Cihad-name’nin Anadolu Selçukluları zamanında 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in iktidarına karşı ayaklanan kendilerine “”Babai” denilen Türkmenlerin şeyhi Baba İlyas’ın “şikayet-namesi” ve “zulüm-namesi” olduğunu düşünüyor.

Anadolu’da devlete karşı başlatılan dini-tasavvufi ve siyasi nitelikli ilk isyan hareketi olduğu ve sonuçları bakımından etkileri günümüze kadar devam ettiği için Anadolu Türk tarihinin en önemli hadisesidir. Böylesine önemli bir isyan hareketinin baş mimarı olan Baba İlyas’a ait olduğu kuvvetle muhtemel görülen eseri tarihimize kazandırmak önemlidir.

Fakat Türkiye’de maalesef resmi tarihin sığ kalıpları yüzünden ve tarihin her zaman iktidarda olanlar tarafından araçsallaştırılması sebebiyle meseleler açıklıkla tartışılamamaktadır. Böyle olunca hakikate ulaşmak, bir meseleyi adam akıllı tartışmak mümkün olmuyor. Dolayısıyla resmi tarihe uymayan bir bilgi masa altı yapılıyor, gizleniyor, yok sayılıyor. Bu yüzden İran ile kıyasladığımızda bizdeki çalışmaların ne kadar geri olduğunu görüyoruz. Kültür Bakanlığı ve Tarih Kurumu’nun özellikle bu konularda daha ciddi olması gerekir. Tarihimiz yok saymamalıdır.
Eserin İran’da yayınlandığını Mikail Bayram’ı ziyaretimizde öğrendik. Olay Türkiye’de gerçekleşmiştir, eser burada ortaya çıkmıştır ,fakat biz de değil İran’da yayınlanmıştır. Ne garip. Bu durum genel olarak bizim bütün tarih tartışmalarımız için geçerlidir. Burada ölçü hiçbir bilginin gizlenmemesi, yok sayılmaması olmalıdır. Değilse sağlıklı bir tartışma olmaz.

Cihad-name’nin Baba İlyas-ı Horasani’ye nisbeti meselesi Mikail Bayram’ın “Destursuz Bağdan Üzüm Yiyenler” adlı eserinde delilleriyle anlatılıyor.

“Babai İsyanı sırasında isyanı bastırmak için isyancılar üzerine sevk edilen devlet askerleri Babai dervişlerin haklılığını öne sürerek onların üzerine yürümemişler ve devleti zor duruma düşürmüşlerdi. Yani devletin askerleri bu Türkmen dervişlere zulmedildiğine kani olmuşlar ve onlara kılıç çekmemişlerdir. Bu yüzden Anadolu Selçuklu Devleti, Bizans’tan ücretli asker getirmiş ve büyük paralar ödeyerek bu isyan Hıristiyan askerlerle bastırılmış ve zulmünü devam ettirmiştir. İşte Baba İlyas bu eserde, maruz kaldıkları zulmü roman tarzında işaret ve remizler kullanarak ve belli bir edebi üslup içinde hikaye etmektedir.”

Bu eser ile Baba İlyas ve Türkmen baba ve dervişlerin nasıl bir dini çizgi, tasavvufi duygu ve düşünceye sahip oldukları aydınlanmış olacaktır. Böylece Babailer hareketinin temelinde bulunan kültürel atmosferi anlama imkanı da doğacaktır.

Tek nüsha halindeki eserin Türkçe olarak yayınlanması, Baba İlyas ve diğerleri ile ilgili daha ciddi çalışmaların yapılması ve resmi tarihin sığ şemasını aşacak bir anlayışla tarihsel malzemenin değerlendirilmesi kültür tarihimizi anlamak bakımından elzemdir.

Mikail Bayram, Baba İlyas’ın Şii olmadığını, peygamberlik iddiasının o dönem devlet yanlısı kişiler tarafından uydurulduğunu söylemektedir. Meselenin bir tarafı da İrani çevrelerle Türkmen çevreler arasındaki mücadeledir. Mevlevilerle Ahiler arasındaki mücadeleye de buradan bakılabilir.

Burada “baba” diye anılan kişilerin özelliklerinin halk üzerindeki etkilerinin iyi bilinmesi bu meseleyi daha açığa kavuşturacaktır. Baba, Şamanın İslamlaşmış halidir ve bu haliyle babalar döneminin bir geçiş dönemi, şamanlıktan İslam’a geçiş süreci olarak görmek gerekir. Bu haliyle oluşturdukları anlayış senkretiktir. Şamanizmin büyüsü, mistik dünyası Türkmenlerin İslam anlayışına sinmiştir. Vefailik, kalenderilik, Bektaşilik böyledir. Fakat Baba İlyas’ı hemencecik Şii veya şamanik olarak görmek ve illa heterodoks İslam kapsamında değerlendirmek doğru değildir. Bu başka ve uzun bir yazının konusudur.

Sonuca gelip kısa kesersek, Anadolu’nun 13.yüzyıldaki tarihinin aydınlanması için bu dönemde yaşayan çok önemli kişiliklerin hayatlarının tam olarak bilinmesi eserlerinin ortaya çıkarılması tarihimizi anlamak bakımından çok önemlidir. Baba İlyas’a ait olduğu düşünülen bu eserin incelenmesi ve mutlaka çevrilmesi gerekmektedir.

Yavuz Soysal