Bekir Berat Özipek’in “İş işten Geçti” yazısına açık bir cevap

Kufeli deve sahibi ile Muaviye hikayesini bilirsiniz ama ben yine de anlatayım:

Bir gün, bir deve sahibi, yüklediği mallarla Kufe’den Şam’a gelir, açıkgözün biri deveye sahip çıkar; “Bu dişi deve benimdir!” der.

Kufeli kendisinden emindir, çünkü devesi erkektir. İtiraz eder, dinletemez.

Sorun Muaviye’ye kadar yansır. Halk bir meydanda toplanır.

Muaviye, “Bu dişi deve erkek midir dişi midir ?” diye sorar; Halk hep bir ağızdan cevap verir: “Bu deve dişidir!”

Kufeli neye uğradığını anlayamaz, şaşkın şaşkın bir kenarda dururken Muaviye çağırır;

“Bana bak, ben de, sen de biliyoruz ki, bu deve erkektir. Kufe’ye dönüşte Ali’ye de ki; ‘Şam’da öyle bir ahali var ki, erkekleri de dişileri de, onların cinslerine değil, Muaviye’nin ağzına bakarak söylüyorlar, o dişiye erkek dese, ya da erkeğe dişi dese, hepsi ona itaat ediyor.’ Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!”

İktidar ve iktidarın arkasına aldığı halk ile Demirtaş arasındaki ilişkiyi ben bu hikayedeki ilişkiye benzetiyorum.

Siz istediğiniz kadar hakikati bilin ve bunu haykırın, karşınızdaki güç kalabalıkları arkasına almışsa, bildikleriniz hiçbir anlam ifade etmiyor. Adaletsizliğe, savaşa ve ölümlere engel olmaya yetmiyor hakikati bilmek.

Demirtaş her şeye rağmen Hendek kazan çocuklara ve öz yönetim ilan edenlere 7 Hazirandan önce de sonra da buna benzer şeyler söyledi. “Kaç yüz bin evladımızı yitirmemiz lazım demokrasiyle bu işi çözelim demek için. Bu noktaya gelmek için ne kadar kayıp gerekiyor. ‘Ben şiddet istiyorum’ diyen bize oy vermesin, biz şiddet istemiyoruz, barış içerisinde çözüm istiyoruz diyenler bize oy versinler” şeklinde konuştuğuna defalarca şahit oldum.

Özellikle hendeklerle ilgili Kasım seçimleri öncesinde aşağıdaki açıklamaları yaptığını öğrenmek için araştırmacı, yazar veya gazeteci olmanıza gerek yok.

“Özerlik, öz yönetim pratikteki yanlış uygulamalarıyla, pratikte özerklik ya da öz yönetimle uzaktan yakından alakası olmayan, yurttaşlarımızı, esnafı, o mahallede, o ilçede kasabada yaşayanları zora sokacak her uygulama bu projeye sadece zarar verir…

Ancak doğru uygulama, doğru siyaset bizi başarıya götürür. Özerklik gibi yerinden yönetim gibi son derece demokratik modellerini yanlış pratik ve uygulamalarla yanlış anlatan ve tarihe yanlış aktaran, olumsuz izler bırakacak şekilde ifadelendiren bütün uygulamaları eleştirdiğimizi belirtmek istiyorum”

Kimse duymadı çünkü savaş devletin daha çok işine geliyordu. Bugün Demirtaş’ı hendek siyaseti yapıyor diyenler de duymadı onlara ne oluyordu bilmiyorum!

O zaman Selahattin’in bu çağrısını duyan değer veren ve yükselten iktidar kanadından bir tek siyasetçi olsaydı bu noktaya gelmezdik.

Herkes işine geleni duydu ve onu konuştu.

Bugün gelinen noktada Selahattin’in bu dediklerini duyabiliyorsunuz çünkü kullanabileceğinizi biliyorsunuz, iş işten geçti deyip kötüleyebiliyorsunuz. Yoksa umurunuzda bile değil Demirtaş’ın dedikleri.

Savaş ortamından çıkaracağını düşündüğümüz ne kadar söylenmiş güzel söz varsa iktidar ıskaladı ve siz de bunu yapıyorsunuz!

Demirtaş Kasım’daki seçimlere kadar bu dili korumaya çalıştı ama kimse sahip çıkmadı.

Süreci en başından hatırladığım kadarıyla özetlersem belki söylemeye çalıştığım şeyi anlatabilirim.

Ne olmuştu, ne oldu ve ne oluyor?

PKK çok mu meraklıydı barış masasında oturmaya?

Hayır değildi.

Karayılan’ın çözüm süreci devam ederken, devlet bize topyekün savaş açmanın hazırlıklarını yapıyor, bunların barışmak gibi bir niyeti yok diyordu her fırsatta ama aydın dediğimiz insanların, siyasetçilerin, “siz oturun oturduğunuz yerde bu işi konuşarak çözeceğiz” demesiyle, kamuoyunun baskısıyla eylemsiz bırakıldılar ve konuşarak çözümün yolları hep birlikte arandı.

Dolmabahçe’de mutabakatlar hazırlandı fotoğraflar çekildi Türkiye artık farklı bir iklimin etkisine girdi demiştik, barış çok yakındı.

Sonra birdenbire, nasıl oldu bilinmez mumun alevi söndü.

Sanki hiç konuşulmamış gibi, sanki hiç söz verilmemiş gibi, o sizin var olduğunu düşündüğünüz “masa” aslında yok denildi.

Hatta daha da ileri gidildi “bu ülkede Kürt sorunu yok” denildi.

Tayyip Erdoğan bunları söylerken bilmiyor muydu zaten bu sürece çok da inanmayan bu çocukların sokaklara döküleceğini ve kontrol edilemeyeceğini ?

Bal gibi biliyordu bunu ve bilerek bunları söyledi.

Bunun stratejik bir hamle olduğunu, olan bitenin Rojavadan, Orta Doğudan, dış etkenlerden bağımsız düşünmenin hatalı olacağını söyleyenler var söyleyebilirler beni ilgilendirmiyor. Ben gözümün önünde olup bitene bakıyorum.

Hiçbir strateji, hiçbir gaye bu yaşananları mazur göstermez.

“Masa” var olmaya devam etseydi bunlar yaşanmayacaktı, ben bunu biliyorum.

(Bu Masa meselesine gereğinden fazla anlam da yüklemiş olabiliriz. En başından yıkmak için kurulmuş. Sonrasında “ben PKK’ye taviz vermem!” gibi bir argümanla kamuoyunu arkasına alabileceğini görmemiz gerekiyordu, göremedik yanıldık “PKK’yi muhatap al” diyerek hata ettik. Muhatap halk olsaydı bugün bu noktada olmayabilirdik).

İki seçim arasında 90 gün geçti, patlayan bombalar, ablukalar, yerlerde sürüklenen cesetler, öldürülen çocuklar ve haysiyetleri tehditlerle ayaklar altına alınan bir halk, her şeye rağmen siyaset bu işi çözsün, belki çocuklarımız daha fazla ölmez ve iki lokma ekmeği huzur içinde yiyebiliriz dedi.

Ama hiçbir şey değişmedi, kaldıkları yerden devam ettiler…

Bombalar patlıyor, masum insanlar, çocuklar ölüyordu biz “sözün bittiği yerdeyiz” diyorduk. Selahattin Demirtaş “barış” diyordu. Kimse duymadı. TV kanallarının hiçbirinde barışa dair söylenmiş bir söze rastlamak mümkün değildi.

Sosyal medyadan görüyoruz ve duyuyoruz ama kimsenin bunun üzerinde durduğunu görmedik. Herkes savaşmaya o kadar hazırlıklıydı ki bir tek biz anlayamadık.

Selahattin Demirtaş’ın bütün bu olanlardan sonra bu direnişi sahiplenmesinden başka bir seçeneği kalmadı.

Artık mesele hendek meselesi olmaktan çıkmıştı, ne devlet bu savaşı hendek açıldığı için yapıyordu ne de Kürt’ler sadece bir hata yaptık ve bunu sonuna kadar savunacağız mantığıyla yapıyordu. Savaş artık hendeklerden bağımsız düşünülmesi gereken bir noktaya evrilmişti.

Siyasi iktidarın hatalarıyla hendekler arasında bir illiyet bağı görmediğiniz gibi bu savaş durumuna da bu şekilde bakmanızı isterdim çünkü adaletli ve ahlaklı olmak bunu gerektirir. Iskalamamak böyle bir şey benim gözümde.

Bugün hala Demirtaş Davutoğlu’dan ya da diğer duyarlı Ak Partililerden cesaret bularak, acaba diyerek, çözümden, masadan bahsedecek oluyor ama birileri hemen harekete geçiyor ve koro halinde bunu kötülüyor.

Abi vallahi adaleti ve barışı ıskalıyorsunuz..

Bekir Berat Özipek’in ilgili yazısı için: http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/is-isten-gecti-1990