Cinnete Şahitlik Etmemek

Cinnete Şahitlik Etmemek

 

bedri4

 

Bir Zamanlar Anadoluda’nın final sahnesinde otopsi sırasında doktor maktulün diri diri gömüldüğünü fark eder. Ancak rapora bu durumu yazdırmaz. Böyle bir öldürmeyi kanıksayamamıştır. Yok sayar. Ölümün/öldürmenin bir haysiyeti olması gerektiğine inandığından katillerin içine düştükleri böyle bir kötülüğün üstünü örtmeyi daha ahlaklıca bulur. Kötülük sıradanlaşmaması gereken bir şeydir. Ercan Kesal’ın filmin çekiliş sürecini anlattığı Evvel Zaman adlı hatıra kitabından 25 yıl önce kendi yaptığı otopside aslında böyle bir şeyle karşılaşılmadığını anlıyoruz. Sıradan bir cinnet hali neticesinde yapılmış olan bir ölümdür yaşanan ancak senaryo, ölümün çağrışım imkanları sonuna kadar kullanarak bazı eklemelerle başarılı şekilde yazılmıştır.

 

Bir Zamanlar Anadoluda filmini Evvel Zaman’ı okumaya başladıktan sonra seyrettim. Okurken aklıma ilk gelen Mahmelbaf’ın Bir Masumiyet Anı adlı filmiydi. Mahmelbaf bu filmde yıllar önce yaşadığı bir olayın tekrarını çekmek istemiştir. Gençlik yıllarında bir olayda bıçakladığı polis memurundan özür dilemek istemiştir. Ancak aynısını çekemez, genç oyuncular son sahneyi değiştirirler. Final sahnesinde olay anında ilanı aşk edememiş olan polisi oynayan genç oyuncu, kendisine söyleneni yapmaz ve yıllar önce asıl karakterin yapamadığını yaparak, fırsatını bulduğu anda kendisine aşık olduğunu sandığı kıza aşkını ilan eder. Yönetmen gençken olay başka şekilde yaşanmıştır. Film bir masumiyet halinin yüceltilmesi hikayesidir aynı zamanda. Olaydan çok duruma odaklıdır.

 

Mahmelbaf içinde kalmış bir anın hesaplaşmasını yapmaya çalışır bu filmle, Kesal da aynı motivasyonla bir senaryo yazar ve zor bir metinden, Nuri Bilge Ceylan ile birlikte bir başyapıt çıkarırlar. Filmde kabaca ölüm ve ölüme yüklenen anlamlar işlenmiştir. Olay örgüsünden çok bir durum ve çağrışımlarını izleriz. Filmdeki her karakter bir şekliyle ilgilidir ölümle.  Yaklaşık iki buçuk saat boyunca oyuncuların ölümle hesaplaşmalarını ve yüzleşmelerini anlamaya çalışırız.

 

Görev yeriyle ilgili sorun yaşamaktan korkan jandarma cesedin kaç kilometre ötede gömüldüğünü hesaplar film boyunca. Komiser sadece cesedin bulunması ve devlete olan görevin hakkıyla yapmakla ilgilidir ve yaşanmış olan insani drama en çok hayıflanabilmektedir. Katil hep mahçupdur, yaptığı şeye bakamaz, katlettiği cesetten bile utanır. Muhtar, hayatın işleyişini olumsuz etkileyen elektirik kesintisini birinci önceliği olarak görmez ve savcıya yemek sırasında köydeki eski morgun geliştirilmesi için yaptıkları başvuruyu gündeme getirir. Hastanedeki memur ise otopsinin daha kolay yapılabilmesi için alınması gereken alet edevat için savcıya(devlete) ve doktora dil döker ve soğukkanlılıkla cesedi kesmeye koyulur, badem bıyıklıdır. Filmde herkes kahramandır, herkesin ölümle bir şekilde ilişki kurabilir ve doktor dışında hemen herkes ölümü kanıksayabilir bir görüntü çizer. Katil insani bir dram yaşamış ve ‘kader mahkumu’ bir caniye dönüşmüştür, onu en çok da gerçek babasını bilmeyen oğlundan yediği taş yaralar.  Kocasından dayak yiyen anne ise hayatını zindan eden iki erkekten kurtulduğuyla kalır, biri ölür biri hapishaneye düşer, gözünden yaş çıkmaz. Savcı devlet soğukluğuyla yaklaşır, cesetle dalga bile geçer ama içinde kalan eski başka bir hesaplaşmadan kurtulamaz. Doktorla yaşadığı ikili diyaloglar bir türlü çıkaramadığı bu derdi ortaya çıkarır. Karısının kendisinden intikam almak için intihar ettiğini fark eder. Soğuk gülümsemesinden ise asla taviz vermez. Kendisine ayrılan son sahnede istemsizce dona kalır ve öylece odadan çıkar. O an aklımıza devlet dersinden intihara sürüklenmiş olan onlarca hayat gelir.

 

Doktor, film boyunca daha çok gözlemcidir. Konuşmaktan ziyade dinleyicidir, kısa sorular sorar. Genel olarak söyleneni yapar. Sorulması gerektiği kadar sorar, anlatılması gerektiği kadar anlatır. Abartılı bir hali yoktur. Ancak filmin son sahnesinde bu soğukkanlı hal kaybolur. Hayattan çok ölüme endeksli bir döngü içinde insanlıktan çıkmış olan bir dünyanın insanlıktan çıkmayacağına olan imanı, onun cesedin diri diri gömüldüğünü görmezden gelmesine neden olur. Cinnete şahitlik etmeme inadını muhafaza eder ve onun da yüzüne kan bulaşır, o kanı silmez ve raporunu tamamlar.

Nuri Bilge, Cannes’da Kış Uykusu filmi için Altın Palmiye’yi aldığı sırada yaptığı konuşmada,  ödülünü son bir yılda Gezi olayları sırasında hayatını kaybeden gençlere adadığını söylemişti. Politik duruşunu göstermesi bakımından anlamlı olan bu beyanın nereye dokunduğunu, filmi seyrettikten sonra biraz daha anlayabildim. Hayattan çok ölümle ilgili olan ve buna itilen bir toplum olmaklığımızı da eleştirmişti. Yaşamı savunan gençler devlet dersinden öldürülmüşlerdi. Yönetmen, Doktor’un acı şahitliğini hala görev bildiğini beyan etmişti belki de…

Bizler yaşamdan çok ölüme yakın duran ve ölüler üzerinden konuşan bir toplum olma vebasına bulaşmışız. İçine düştüğümüz bu vebalı hali dert edinen kaç kişi kaldığını ise bilmiyoruz. Savaşa ve cinnete doğru koşar adımlarla giderken mezarlara bile saygısı olmayan canilerin, açılacak yeni mezarlara saygılarının olmayacağına neredeyse eminiz. Herkesin kendi ölüsünü yaşadığı ve kanıksadığı, böyle bir yarını istemeyenlerin daha çok ses çıkarması gerektiği bir vasattayız. Maalesef uçurumun kenarına koşar adımlarla yaklaşıyoruz. Toplum olarak ölülerimizi ne yapacağımızı düşünmektense doğacak olan çocuklarımızı gözetmenin önceliğine daha çok inanmak için ne yapmalıyız, bilmiyoruz.

Öldürmekten ve cinnetten çok hayatı merkeze koyan bir bayram temennisiyle…

Bedri Soylu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir