Değişen Hiç Bir Şey Yok

“Kağıt üzerinde demokrasilerde, devlet teşkilatı hürriyet esasına göre çizilmiştir. Devletin anayasası hürriyetçidir. Hakimiyetin millette olduğu ilan edilmiştir. Hükümet edenler serbest seçimlerle iş başına gelirler. Milleti temsil eden seçilmiş bir meclis vardır. Hükümet meclis önünde sorumludur. Anayasanın üstünlüğü prensibi kabul olunmuştur. Kanunlar anayasanın özüne ve sözüne aykırı olamaz. Vatandaşlar amme hakları başlığı altında, vicdan, düşünce, söz ve yazı hürriyetleri, toplanma hürriyeti ile siyasi hürriyetler, yani milletvekili seçilmek ve milletvekili seçmek serbestlikleri ve şahıs ve mal dokunulmazlığı sağlanmıştır. Evet, hürriyet rejimlerinin bütün bu ve buna benzer nimetleri anayasada, kanunlarda, nizamlarda yazılıdır; ama uygulama bambaşkadır.
Uygulamada hükümet edenler gerçek seçimlerle iş başına gelmez; serbest seçimin şekli muhafaza olunarak, milletvekilleri iktidarda bulunanlarca tayin edilir. Milleti temsil ettiği farz olunan meclis, ancak tek bir partinin güvenini kazanmış şahıslardan kurulmuştur. Zira Anayasa sözü ve özü itibarı ile buna mani olmadığı halde, memlekette yalnız bir parti vardır. Buna parti demek bilmem caiz midir? Fakat herhalde bu da bildiğimiz partiler gibi, siyasi amaçları olan bir teşekküldür. Rakibi yoktur ama siyasi programı vardır. Ve rejim demokratça olduğu için, parti de halkçıdır. Partinin hedefi: Halka hizmet, halkın dileklerini yerine getirmek, halkın her bakımdan seviyesini yükseltmek, bir kelime ile halkın efendiliğini kurmaktır. Bu arzular samimidir. Lakin ne çare ki parti tektir, yani tek bir görüş ve anlayış memleketin mukadderatına hakimdir. Milletvekilleri serbest seçim perdesi arkasında iktidarı elinde tutanlarca atanmış olduklarından, meclis hükümetin denetçisi değil, memurudur. Hükümet adamları da, mevkilerini bir şahsa, çok kez devlet büyüklerine muhtaç olduklarından, hürriyet rejimlerinin, kaidesi halk olan üçgenin zirvesi üzerine oturur. Sonuç olarak, hükümet meclis önünde sorumlu olacak yerde, meclis hükümete, o da devlet reisine karşı sorumludur. Anayasanın üstünlüğü prensibi yerini, teşrii nitelikteki şahsi kararlara bırakmıştır. Devlet Reisinin ve onun tarafından onanmak şartıyla, hükümetin her dileği, her buyruğu kanun şeklini alır.”*

Yukarıdaki metne baktığınızda daha eski Türkçe kelimeleri çıkarıp bugün kullandığımız kelimeleri koysak bugün içinde bulunduğumuz durumun anlatıldığı zannedilir herhalde, oysaki bu yazı 24 Ağustos 1945 tarihli, Vatan gazetesinde yazılmış bir yazıdır. Yani 71 yıl sonra dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynıdır! Ha tabi bir fark var, birden çok parti var, ama baktığınızda her bir partinin kendi içinde tek seçicisi var o da Genel Başkan, aslında her parti yukarıdaki metnin küçük halleridir.

Bu yazının müellifi Mehmet Ali Aybar, Türkiye sol siyasi tarihinin önemli figürlerinden biri, 1968 seçimlerinde meclise 16 milletvekili ile girebilmeyi başarabilmiş bir partinin Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanıdır. TİP, 1965 seçimlerinde, 54 ilde, %3 oy alarak TBMM’ye 15 milletvekili göndermeyi başardı. Fakat TİP’in TBMM macerası fazla uzun sürmedi, öncelikle yurdun değişik yerlerinde saldırılara uğradı. Sonra bizzat mecliste milletvekilleri tartaklandı ve en sonunda seçim kanunu değiştirilerek, 1969 seçimlerinde yine %3 oy almasına rağmen ancak iki milletvekili çıkarabildi. Bir sonraki aşamada ise 12 Mart muhtırasından iki ay sonra kapatılmıştır. Diğer yandan ise özellikle partinin Mihri Belli etrafında toplanan MDD’ciler tarafından bölünmesidir ki, özellikle gençliği bu partiden koparmıştır. Dev-Genç olayını ve sonradan yaşananları biliyoruz. Türkiye İşçi Partisi bir şekilde hem sistem tarafından, hem de darbeden medet uman kesimler tarafından bir operasyona tabi tutulmuş ve parlamento için yapılan seçimlerde TİP bir şekilde sistem tarafından tükürüldüğünden o tarihten sonra bütün bir sosyalist kesim ve sosyal demokratların oy verebileceği bir tek CHP kalmıştır. CHP’de ülkedeki muhalefetin bütün sinir uçlarını törpüleyerek sistemin içine dahil etmeyi başarmıştır. 

Sosyalistler bir şekilde ‘İllegal’ bir hatta doğru sürüklenmek zorunda kalmışlar ve demokratik siyasetin dışında tutulmuşlardır.

7 Haziran 2015 seçimlerini ve ondan önce olan umutları hep beraber hatırlıyoruz. Üzerinden daha bir yıl geçti, bir yıl içinde ne kadar çok şey oldu farkında mısınız? Bir sürü devletin ömrü hayatında belki de bir kere bile meydana gelemeyecek olaylar bizim için bir sene içinde gerçekleşti. 7 Haziran seçimleri sonrasında önce Devlet Bahçeli, Deniz Baykal ve Doğu Perinçek vasıtasıyla yani 3D desteğiyle sistemin nasıl tıkandığını, nasıl umutların yok olduğunu gördük. Diğer yandan da HDP’nin bölgede oluşan hassasiyetleri göremeyip orada, 90’lı yılların taş atan çocuklarının hendek ya da barikat kurma eylemleri gibi eylemliliklerine müdahil olamadığını gördük. Sonrası yüzlerce insanın ölümüyle ve bir sürü kentin yıkımıyla karşı karşıyayız. Sonuç itibarı ile bu işten sivil siyasete inanan ve önümüzün sivil siyaset ile açılabileceğini düşünen insanlar, yine mağlubiyetle çıktılar. Bir coğrafya şu anda yakılıp yıkılıyor.
Türkiye İşçi Partisi’nin sistem dışına atılmasının ana sebebi Türkiye’de bir şekilde kendine taraftar bulmaya başlayan ‘Demokratik Sosyalist’ fikirlerin kriminalize edilerek, halkın teveccühünden uzak tutulmaya çalışılmasıdır ki bu tamamıyla başarılmıştır. HDP ise bir şekilde kendisini Türkiye Partisi yapmaya çalışıyordu ve 7 Haziran bunun önünün tamamen açıldığı bir tarihti fakat daha sonra öyle olaylar yaşandı ki, görünen bölgedeki halkın büyük çoğunluğunun artık demokratik siyasete inancını yitirdiği yönündedir.

90’lı yıllarda o zaman SHP milletvekili olarak meclise giren ve yine böyle dokunulmazlıkları kaldırılarak meclisten zorla götürülen HEP’li milletvekillerini hepimiz hatırlıyoruz. Bu olayın izleri hala hafızamızda duruyor.

28 Şubat sürecinde Refah Partisi merkezli olarak yapılanlar ve sonrasında sistemin nasıl Ak Parti iktidarına yelken açtığını gördük. Bin yıl sürecek denen 28 Şubat’ın birkaç yıl içinde nasıl paçavra gibi darmadağın olduğunu hepimiz biliyoruz.
Şu anda yapılan öncelikle HDP’yi demokratik siyaset dışında bırakmak, diğer yandan da bölge halkının korku ile sinmesi bekleniyor ki, böylece yangından mal kaçırılarak Başkanlık, Yarı başkanlık veya Partili Cumhurbaşkanlığı gibi sistem değişikliği getirilmesi hedefleniyor.
Yalnız bu defa herkes bir şeyi atlıyor gibi görünüyor. 70’li yıllarda bir şekilde demokratik siyasetin dışına atılan TİP gibi bir hareket değil HDP; sonuç itibarı ile HDP siyasetinin ana kaynağı ulusal bir hareket, bizler eğer bu hareketi sistemin dışına atmaya kalkarsak bu bize bu defa çok pahalıya mal olabilir. Demokratik siyasetten sonuç alamayacağını gören bölgede ki ayrılıkçı sesler daha da yükselecektir ve bu bize sadece ve sadece yıkım getirecektir.

Cumhurbaşkanı dün itibarıyla yani tam da 7 Haziran’dan bir yıl sonra milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili yasayı onaylamış bulunuyor. Bir nevi 7 Haziran’ın rövanşını alıyor. İki gündür, İstanbul ve Midyat’ta polislere yönelik bombalar patlıyor. Can kayıplarımız, canımızı yakıyor. Görünen o ki PKK da şiddetini iyice attıracak. Sonuç olarak bu şiddet Türkiye’de hem çatışmayı hem de ayrışmayı körükleyecek, Ramazan ayı ve oruç daha yeni başladı ama bu Ramazan her yönden kötü geçecek gibi görünüyor. Bu yazın sıcağı alev gibi üstümüze geliyor.
Ne diyelim, onların hesabı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır.
* Mehmet Ali Aybar, Türkiye İşçi Partisi Tarihi, s.278