Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Üzerine

Giriş

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, üç kelimenin birleşiminden oluşmaktadır: Ehl, sünnet, cemaat…

Ehl kelimesini “üye, mensup, taraftar, sempatizan, aile” olarak tercüme edebiliriz…

Sünnet kelimesi, Allah’ın vahyini (Kur’an-ı Kerim), Kitapta “Usvetün hasene/en üstün örneklik” olarak nitelenen Muhammed’in söz/kavil ve davranış/fiillerini ve mikro ümmet olarak niteleyeceğimiz sahabenin sözleri ve yapıp etmelerini (takrir) kapsamaktadır…

Cemaat ise, “sevadu azam” da denilen, Muhammed (as) vefat ettikten sonra, onun ve arkadaşlarının/ashab yolundan ayrılmama kararlığını gösteren “ümmet çoğunlu”ğunu ifade eder…

Bu kelime bilgisinden sonra, “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”in tebarüz ettirmemiz gereken temel özelliklerine –ki bunlar, öyle kitaplarda pek üzerinde durulmayan, dikkatlerden kaçırılan özelliklerdir- değinmek gerekecektir…

Ehli sünnet ve’l-cemaat, bir kaç özelliğe sahip:

Şekil: Ehl-i sünnetin özellikleri

1. Kur’an ve Hadis: Hakimiyet, Allah ve Rasulünündür…

Sünnet ve Cemaat ehli, bilginin, peygamber tarafından bize eksiksiz ve açık olarak aktarıldığını kabul eder… Bu bilginin de mübarek iki dudağından çıktıktan sonra sinelerde saklanan, Ebu Bekir (ra) zamanında iki kapak arasına konulan ve Osman (ra) zamanında çoğaltılıp, dört bir yana dağıtılan Kur’an’la ve kendisinin sözleri ve eylemleri ile sahabeye yönelik onaylarını içeren hadislerle bize kadar ulaştığına inanır…

Öyle gizli bilgi/esrar/sır/şifre/ebced falan yoktur…

Gizli bilginin kabulü, doğal olarak bir hiyerarşiyi ve havas-avam ayrımını kabul sonucunu intaç eder… Bütün piramidal yapılar, önce bilginin tekelleştirilmesi, hakikatin hacir altına alınması ve bir elit tabakanın (havas) edinimi ve kullanımına tahsis edilmesi ile tebarüz ederler… Bu elit tabaka (havas) içersinde sadece güç sahipleri (mele) yer alır: Bunlar, bilgiyi güç sahiplerine (mele) tahsis ederek güç devşiren sahte bilginler (Haman ile somutlaşır), ehliyetleri meşkuk makam sahipleri ve helal yoldan birikmesi mümkün olmayan servet sahipleridir…

Müslümanlık içinde ana akım olan “sünnet ve cemaat ehli”, bu konuda –peygamberin bütün hakikati eksiksiz olarak ilettiğinde- tavizsiz bir tutum içerisindedir…

Sonra çıkan medreseler bile, -tekke ve zaviyelerin yanı sıra- bir sapma olup, bir elit oluşturma, bir bürokrasi icat etme ve gücü merkezileştirme ihtiyacından doğmuştur…

Güç, kudret misali en yüce makam/arş Allah’ındır…  (Makam)

Gayb ve şehade (görünür ve görünmezin) bilgisi Allah’ındır… (Bilgi)

Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır… (Servet)

2. Hilafet: Peygamber, veliaht bırakmamıştır…

Muhammed (as) vefat edince (refik-i alaya kavuşunca) ümmet toplanmış, Nebi (as) sonrası için ne yapacağına ve kimle yapacağına (makamı nasıl ve kime tahsis edeceğini, serveti kimin eliyle paylaştıracağını ve bilgiyi ne amaçla kullanacağını) kendisi karar vermiştir…

Kur’an’da pek çok ayette tebarüz ettirildiği gibi, aslında peygamberin bütün fonksiyonları (teşri yetkisi de icma ile formülleştirilerek) ümmete geçmiş ve bu yetki ile ümmet ne yapacağına kendisi karar vereceğini beyan etmiştir…

Beni Saide Sakifesi’nde bir araya gelen ümmet, kendi arasında meseleyi müzakere ettikten ve birkaç alternatif üzerinde durduktan sonra vahiy alma (nebilik/rasullük) yetkileri dışında bütün fonksiyonlarını icra edecek bir lider olarak Ebu Bekir’i (ra) atamış ve hemen orada biat (siyasal seçim ve karşılıklı bağlılık sözleşmesi) akdedilmiştir…

3. Şura: Peygamberin vekili, masum değildir…

Halifenin bizden biri olduğunu kabul ederek onu kendisinden ayırmamış ve masun (hatasız ve günahsız) olabileceğini kabul etmemiştir…

Yukarda atıf yaptığımız Kur’an ayetleri ve Peygamber-i güzinin “ümmetim batıl üzerinde birleşmez” hadisinin açık delaleti gereği “ümmet bütünü” masundur…

O nedenle önderliğini (halifeyi) yalnız bırakmamak, istişareyi (ümmetin kararını/icmaını) sürekli bir yönetim haline getirmek, yanlış yaptığında da, nihayetinde kılıçla da olsa, düzeltmek, ümmetin görevidir…

4. Cemaat: Ümmet, yekpare bir bütündür…

Bu bütün, siyasi, hukuki ve iktisadi vs bütün alanlarda cimrilikle korunur… Ümmeti fikren ve amelen parçalayan, melundur…

Bu öylesine bir bütünlüktür ki, Raşid Halifeler, ümmet tarafından muahezeye ve hatta katledilmeye açık olmuşlar ve bu nedenle son üç raşid halife –kimileri gibi yüzlerce koruma ve onlarca araçlık konvoyla dolaşmayı tercih etmemişlerdir- katledilebilmiştir…

Bu durumu kimileri bir güvenlik zafiyeti olarak algılasa da, bu onların niye “raşid” olarak adlandırıldığını ve kendilerini niye saraylara ve padişah mahfillerine saklamadıklarını izaha imkan vermektedir…

5. Cihad: Gavurla kapışmak, önceliklidir...

Asıl olan cihattır ve gavurla yapılır…

Cihadı bırakmak, Kur’an’ın ve peygamber’in yolunu terk etmektir…

Sünnet ehlini diğer bütün fırkalardan ve düşüncelerden ayıran en temel nokta, gavurla kapışmaya hazır olma halidir…

Diğer tüm fırka ve guruplar, bir şekilde uzlaşma ve birlikte yaşama (şimdilerde diyalog) söylemleri tuttururken, biricik gerçeğin Müslümanlıkta olduğuna inanan ve diğer tüm iddiaların batıl olmaktan öte bir anlam taşımadığını bir nass olarak kabul eden sünnet ehli, gavura sadece zımmiliği layık görmekte, dünyayı daru’l-harp ve daru’l-İslam diye ikiye ayırarak, yurt/dar kavramına da ulaşmaktadır…

Bunun dışındaki heretik düşünceler, felsefenin sefaleti ve tefrikadır…

 

Ehl-İ Sünnet Ve’l-Cemaat Kavramı:

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, üç kelimenin birleşiminden oluşmaktadır: Ehl, sünnet, cemaat…

–    Ehl kelimesini “üye, mensup, taraftar, sempatizan, aile” olarak tercüme edebiliriz…

–    Sünnet kelimesi, Allah’ın vahyini (Kur’an-ı Kerim), Kitapta “Usvetün hasene/en üstün örneklik” olarak nitelenen Muhammed’in söz/kavil ve davranış/fiillerini ve mikro ümmet olarak niteleyeceğimiz sahabenin sözleri ve yapıp etmelerini (takrir) kapsamaktadır…

–    Cemaat ise, “sevadu azam” da denilen, Muhammed (as) vefat ettikten sonra, onun ve arkadaşlarının/ashab yolundan ayrılmama kararlığını gösteren “ümmet çoğunlu”ğunu ifade eder…

Bilginin Kaynağı:

Sünnet ve Cemaat ehli, bilginin, peygamber tarafından bize eksiksiz ve açık olarak aktarıldığını kabul eder…

Bu bilginin de mübarek iki dudağından çıktıktan sonra sinelerde saklanan, Ebu Bekir (ra) zamanında iki kapak arasına konulan ve Osman (ra) zamanında çoğaltılıp, dört bir yana dağıtılan Kur’an ile ve kendisinin sözleri ve eylemleri ile sahabeye yönelik onaylarını içeren Hadis ile bize kadar ulaştığına inanır…

Sünnet kelimesi, Allah’ın vahyini (Kur’an-ı Kerim), Kitapta “Usvetün hasene/en üstün örneklik” olarak nitelenen Muhammed’in “söz/kavil” ve “davranış/fiilleri”ni ve mikro ümmet olarak niteleyeceğimiz sahabenin sözleri ve yapıp etmelerine yönelik “takririni” kapsamaktadır…

Gizli Bilgi:

Öyle “gizli bilgi/esrar/sır/şifre/ebced” falan yoktur…

Her ne kadar Huzeyfe (ra) ve Ebu Hureyre (ra), kendilerine sakladıkları kimi Nebevi nasihatlerden bahsetmişlerse de, bunları, İslam ile ilgili bilgiler olarak alamayız… Bunlar –muhtemeldir ki- konjonktürel gelişmeler ile ilgili kendilerinin nasıl davranması gerektiğine dair, bizzat kendilerine yönelik Nebevi tavsiyelerdi… Yoksa ne Nebi (as) ın birine bir gizli İslam’dan söz etmesi, ne de bir arkadaşının (ashabının) böyle bir bilgiyi gizlemesi söz konusu olamaz…

Şia’nın –imameti delillendirmek ve güçlendirmek bağlamında- doktrin haline getirdiği ve kimi mutasavvıfların bu doktrinden etkilenerek (Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinde anlatıldığı hikaye gibi) kendi literatürlerine aktardıkları ve Kitap’ta da yerini (Musa ile Arkadaşı –ki Hızır olarak isimlendirilir- arasındaki serencamı anlatan ayetlerde geçen) “min ledunni/katımdan” nitelemesiyle belirtilen ve bu olay çevresinde üretilen “ledunni ilim” iddiası batıldır…

Gizli bilginin kabulü, doğal olarak bir hiyerarşiyi ve havas-avam ayrımını kabul sonucunu intaç eder…

Sünnetin Tanımı:

Bizim sünnet tanımımız üç saç ayağına oturmaktadır:

  1. Kavil: Allah’ın vahyi (Kur’an-ı Kerim)
  2. Kavil ve Fiil: Kitapta “Usvetün hasene/en üstün örneklik” olarak nitelenen Muhammed’in söz/kavil ve davranış/fiilleri
  3. Takrir: mikro ümmet olarak niteleyeceğimiz sahabenin sözleri ve yapıp etmeleri

a. Kavil: Lafzi ve Manevi Vahiy

Allah’ın vahyi (lafzi ve manevi) sünnetin birinci ayağını oluşturmaktadır…

Vahiy, Allah’ın diğer varlıklarla anlayıp algılayabileceği şekilde iletilen şeyi ifade ettiğinden, alıcıya hızlı ve gizli biçimde ulaştırılan mesajla Allah’tan insana, elçinin aracı olduğu iletişimi ifade eder… Bu iletişimin ya elçi/melek vasıtasıyla, ya perde arkasından ya da doğrudan vahiy ile olduğu Kelamullah’ta kayıtlıdır…

Kur’an’da sık sık tekrarlanan Kitap ve Hikmet formülasyonunda Hikmet kelimesinin anlamı, ekser ulamanın kavliyle bu anlamdaki Peygamber kavlidir…

b. Fiil: Ameli Hadis

Kitapta “Usvetün hasene/en üstün örneklik” olarak nitelenen Muhammed’in davranış/fiilleri sünnetin bir başka ayağını oluşturmaktadır… Kelamullah’ta peygambere itaatin emredildiği birçok ayetin yanı sıra Hz. Aişe’nin “O yaşayan bir Kur’an’dı” tanımı meseleyi hall-u fasl eder bir ifade olarak görülmelidir…

c. Takrir: Sahabe İctihadı ve İcma

Mikro ümmet olarak niteleyeceğimiz sahabenin sözleri ve yapıp etmeleri de sünnet tanımımızın üçüncü ayağını oluşturmaktadır… Başta sahabe olmak üzere ümmet tanımına dahil

Müslümanların bütün olumlu/hayırlı yapıp etmeleri ve sözlerini de bu kapsama dahil eden “Men senne…” hadisi izah edici bir argüman olarak tutunduğumuz bir delildir… Ayrıca Kitab’ın iyi bir tetkiki neticesinde Ümmet ile Peygamberin belirgin vasıflarının aynileştirildiği görülecektir…

İcma dediğimiz şey de, ümmetin bu yapıp etmeleri ve sözlerinden “ümmetim delalet üzere birleşmez” hadisinin lafzi delaletine göre bir sağlam kulp olmaktadır…

 

1. Kur’an ve Hadis: Hakimiyet, Allah ve Rasulünündür…

Piramidal Yapılar:

Bütün piramidal yapılar, önce bilginin tekelleştirilmesi ve hakikatin hacir altına alınması, malın biriktirilmesi ve güç-kuvvet kaynağı kılınması ve makamların seçkinler arasında dağıtımı ve ehliyetin göz ardına atılması ile ayakta durur… Tüm bu imkanların, bir elit tabakanın (havas) edinimi ve kullanımına tahsis edilmesi ile tebarüz ederler…

Bu elit tabaka (havas) içersinde sadece güç sahipleri (mele) yer alır:

Bunlar;

Şekil 1: Müşriklerin Esması

  1. bilgiyi iktidar sahiplerine (mele) tahsis ederek güç devşiren sahte alimler (Haman ile somutlaşır),
  2. ehliyetleri meşkuk makam sahipleri (Fravun ile temsil edilir) ve
  3. helal yoldan birikmesi mümkün olmayan (ve Karun ile sembolleşen) servet sahipleridir…

Şekil 2: Pramidal Yapı

Şekil 3: Allah’ın Esması

a. Alim Kim: Alimlerin Alimi Allah

“Allahu alimu’l-gaybi ve’ş-şehada”

Gayb ve şehade (görünür ve görünmezin) bilgisi Allah’ındır… (Bilgi)

Bütün hakikatin bilgisi ve kaynağı Allah’tır… İnsan bu bilgiyi, sadece kendi imkan ve kabiliyetleri ile değil, Allah’ın bir lutfu ve daha ötesi bir imtihan vesilesi olarak edinir…

Bu edinmenin amacı da, insanlara istikbar ve sulta oluşturma gösterisine vesile kılmak değil, Allah’ın helal ve haramını öğrenerek, bu bilgisini insanlar ile paylaşma şerefine ulaşmaktır…

Yoksa bu bilgiyi Firavunların iktidarına payanda oluşturmak için kullananlar, en büyük tehdit ile muhatap olacaklardır…

Bilgi ümmetin malıdır ve tahsis edilemez… Sonra çıkan medreseler bile, -tekke ve zaviyelerin yanı sıra- aslında bir sapma olup, -her ne kadar olumlu katkıları olsa da- nihayetinde bir elit oluşturma, bir bürokrasi icat etme ve gücü merkezileştirme ihtiyacından doğmuştur…

Müslümanlık içinde ana akım olan “sünnet ve cemaat ehli”, bu konuda –peygamberin bütün hakikati eksiksiz olarak ilettiğinde- tavizsiz bir tutum içerisindedir…

b. Makam Kimin: Makamların Makamı Arş-ı Ala

“er-Rahmanu ale’l-Arşı’steva”

Güç, kudret timsali en yüce makam/ARŞ Allah’ındır…  (Makam)

Bütün diğer makamlar izafidir ve gücün merkezileşmesi ve o makamı tahsis edenler üzerinde bir sulta oluşturulmasına değil, ümmetin işlerinin görülmesine yönelik bir organizasyon ihtiyacından kaynaklanmaktadır…

Eğer makamlar, ümmetten bağımsız ve ümmetin rağmına bir güç ve iktidar oluşturuyorsa, batıldır… Her halükarda böyle algılamalar, Allah ile rekabet arzusunun bir yansıması olarak değerlendirilir…

Makamlar ehliyetler ve ümmetin çıkarı gözetilerek dağıtılır ve tamamen geçicidir… İş biter, makam gider… Kur’an’da Fıravun ve Ebu Leheb ile sembolize edilen iktidar sahiplerine karşı “cemaat” öne çıkar… Sünnet ve Cemaat ehli, cemaati kendi ismine taşıyarak, “il mi yaman, bey mi yaman” kapışmasında ilden/cemaatten yana tavır alarak, beyi dışlamıştır…

c. Servet Kimin: Maliklerin maliki Allah

“lehu’l-mülkü’s-semavati ve’l-arz.”

Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır… (Servet)

Bütün nimetler ve servetler, Allah’ın lutfu ve insanlarla paylaşılmak üzere verdiklerinden ibarettir… Bunların yığılması ve ümmet istifadesinden kaçırılması, Kur’an ve Hadisin açık emirlerine aykırı bir yol tutturmak ve Allah’ın rağmına bir güç/iktidar arayışına kapılmaktır…

Servet cemaat arasında (enfal, infak, zekat, sadaka, tazir, kefaret vs yollar ile) adil/eşit biçime en yakın şekilde dağıtılır… Kur’an’da Karun ile sembolize edilen  servet sahiplerine de tavır almış ve onlara kurtuluş yolu olarak “servetin infak/tasadduk yoluyla tükenene kadar” sarf edilmesini teşvik etmiştir…

Vesselam…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir