Filozofların Yalnızlığı

Küskün Filozoflar

Kindi ile başlatılan Felasife geleneğinin Gazali’den sonra ve İbni Rüşt’ten önce yaşayan mensuplarından İbni Tufeyl’in, Hay bin Yakzan adlı eserini biliyoruz. Bu metinde bir adada “mayalanmış ve kabarmış bir çamur kütlesinin tam ortasında oluşan kabarcığa tanrısal ruh girince, Tanrı buyruğuyla” hayat bulan, doğada tek başına büyürken “mutlak ve tek varlığın” bilgisine aklederek ulaşan Hay’ın hayatı anlatılır. Bir gün adaya Müslüman ülkelerden birinden Absal adında biri gelir. Absal, Kitap’tan uzaklaşıldığı için Müslüman toplumdan kaçmıştır. Hay ile tanıştığında onun toplumdan soyutlanmış bu ada parçası içinde tek başına aklederek hikmeti bulduğunu görür ve hayran kalır. Hay, kendisi gibi olan insanlara bildiklerini ve farkına vardığı şeyleri anlatmalıdır.  Bunun için iki arkadaş ada yakınından geçen bir gemiye binerek şehre doğru yola çıkarlar. Hay şehirde doğru bildiklerini ve inandıklarını anlatır ve ancak anlattıkları toplumu tedirgin etmeye başlar, maalesef zamanla dışlanır. Anlattıkları topluma ağır gelmektedir ve toplum büyük oranda kolay olana meyillidir. Toplumu değiştiremeyeceklerini anladıklarında, anlattıkları şeyler için toplumdan özür dilerler. Sonrasında inandıkları gibi kendi hallerinde yaşamaya devam ederler.

Gazali felsefe ilminin tutarsızlığını ve toplumda bir karşılığı olmadığını genel kabul olmasını sağlayacak kadar etkili bir şekilde ifade edebilmiştir. Felsefenin bu topraklarda “anlamsız” bir bilgi olduğunu hakim görüş haline getirecek argümanlar sunabilmiştir. Düşünce geleneği içinde Gazali’ye bu anlamda çok yüklenilir. Felsefe geleneğinin güçlenmesine engel olacak kadar etkili olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar İbni Rüşt bu geleneğin tutarlılığını başarılı şekilde bir mantığa oturtmuş olsa da öncülü olan İbni Tufeyl, yılgınlığını Hay’ın hikayesiyle dışa vurmuştur.

Toplumun “duyguculuğu”

Bu girişi filozofların ya da fikir erbabının yalnızlığının aslında kadim bir tartışma olduğunu belirtmek için yazdım. Rasyonel/akli olan argümanın, sezgisel olana nazaran çok daha etkisiz kalabildiğini göstermesi açısından anlamlı bir örnek olduğu kanaatindeyim.

Bu bağlamda iş yerinde kendi çapımda yaptığım mini bir anketi paylaşayım. Etrafımdaki arkadaşlara şöyle bir soru sordum: “Oy verdiğin parti ne yaparsa, oyunu vermekten vazgeçersin?” Bu soruyu herhangi bir siyasi partiye işaret etmeden sordum ve maalesef genel olarak net bir cevap gelmedi. Gelen cevaplar daha çok hissettikleriyle alakalıydı. Rasyonel ve tutarlı bir açıklama gerektiren bir soru olması nedeniyle de muhataplar cevaplamadan önce uzun süre düşünmek durumunda kaldılar. Toplumun geneli de bu tarz bir soruyu muhtemelen böyle karşılayacaktır. Bu tablonun da sadece bizim ülkemiz için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir anketin elbette ülkeden ülkeye farklılıklar arz eden cevap oranları olacaktır ancak genel olarak insan denilen gelişkin memelinin kararlarında akli olandan çok sezgilerine uyduğu söylenebilir. Zira sezgiler akli olan gibi bir netliğe ihtiyaç hissettirmeden bir tavrı şekillendirme imkanı vermektedir. Sezgilerin sebeplerine dair detaylı inceleme gerekir. Bir açıklama elbette çıkarılabilir ancak tanımlaması ve açıklaması akli argümanlardan daha fazla zaman almaktadır. Duyguları daha hızlı tetikleyen sezgiler, insanları, uzun açıklamalar peşinde koşanlar henüz kendilerini tam ifade edemeden, karar süreçlerinin sonuna vardırmış olur.

Çalıştığım şirkette aldığım bir eğitimde en etkili ikna yönteminin duygulara değen cümleler ve yönlendirmeler olduğunu anlatmışlardı uzun uzun. Birini bir şeye ikna etmenin en kolay yolu korku gibi duygusal alana işaret eden argümanlar üretmekten geçtiğini söylemişlerdi. Bir şeyi satın aldırmanın en etkili yolunun kaybetme korkusunu uyandırmak olduğunu gösteren deneylerden bahsetmişlerdi eğitimde. Bu etkileşim alanını ve yöntemini pekala siyasete ve rey tercihlerinde de görebiliyoruz. Nitekim bizim gibi ülkelerde en rasyonel tercihi gerektiren devlet yönetimi gibi bir alanın, sezgileri en iyi yönlendiren ve manipüle edenlerin kontrolünde kaldığını söyleyebiliriz. Sezgi alanının dört koldan duyguları tetikleyen kaybetme korkusuyla işgal edildiği bir zeminde, içinde kaldığımız politik atmosfer maalesef yaşadığımız gibi…

Peki bu kaybetme korkusu gibi acizliğe işaret eden kapan, zihinlerde nasıl meşrulaşabiliyor?

Korkularla şekillenen zihnin tercihini meşrulayabileceği “güçlü” bir dayanak olarak kültürel kodlar ve kanıksanmış/kanıksatılmış tarih, menkıbeler, atasözleri, dini argümanlar devreye sokulmaktadır. Her toplum için bu argümanlar farklılaşabilmektedir. Bizim toplumda ise daha çok iktidarın süzerek ve tahrif ederek endoktrine ettiği tarih ve din kulanılır. Bir hafıza tetiklemesi yalan yanlış da olsa doğru denilerek, bazı yerleri törpülenerek, sistem argümanlarıyla birlikte sürekli aktarılan tarih, anlamı tahrif edilerek sistemin istediği noktalara işaret eden atasözleri ve sözlü gelenek daha çok sağ siyaset tarafından sürekli kullanılagelmiştir. Özellikle ülkenin baskın siyasi odağının konuşma metinlerinde araya sıkıştırılan ayetler, hadisler, hamaset kokan yalan tarih, kafiyeye uygun atasözlerini bolca görüyoruz ve bu işlevselliğiyle birlikte görmeye de devam edecek gibiyiz. Mesela Başbakan olduğu dönemde Erdoğan belediye seçimlerinden önce bir konuşmasında şu cümleyi kullanır: “Beyoğlu’nu en iyi biz biliriz!” “Biz biliriz” Kuran’da çokça geçen bir ifadedir ve halkın aşina olduğu bir vurgudur. Belediye faaliyetleri gibi somut işlerden bahsederken yapılan oy talebinde Allah’ın ayetlerinde kendisini kastettiği ifadelerin, oy kazandırması gibi bir garabet bu.. Örnekleri çoğaltabiliriz, şimdilik bununla kifayet edelim.

Bu durum bize özellikle tarih ve dini bilgi gibi alanları oldukça etkili kullanagelmiş olan sağ siyaset geleneğinin etki gücünü nereden aldığına dair bir anlam taşımalıdır. Sosyoloji, felsefe, hukuk gibi alanlarda yetkinleşen ancak güncel siyasette içinde taşıdığı haklı cümleleri aktaramayan “seküler” kesim ise küçük gördüğü ve ilgilenmediği alanlardaki bilgisizliği nedeniyle demokratik sistemlerin kerterizi olan sandıkta başarılı bir tablo ortaya koyarak iyi temennilerine bir uygulama alanı sunamadı.

İkinci olarak politik alandaki esas kavga zemini sezgilere dokunan söylem mecrası iken konuyu bilimsellik ve rasyonellik üzerinden değerlendirmenin temenni edilenler olmasa bile temiz kalarak oyun dışında bir pozisyon almaya neden olduğunu söyleyebiliriz. Buradan yola çıkarak hamasete, sezgilere odaklı muhayyel cümleleri biz de kuralım demiyorum, yanlış olmasın. Hakkın ve hakikatin göz hizasında görülebilen, insandaki iyi duyguları motive ediciliğinin imkanlarını ortaya çıkaran bir söylemle aktarılmasının imkanlarına bakalım.

Tarihi ve dini yanlış bilgiyle de olsa oy tercihinde korkuların itkileyiciliğini izale edebilen bir meşrulama aracı olarak kullananların, sosyoloji gibi daha somut soruları irdeleyen bir zemine istediği siyaseti dayatmasıdır yaşadığımız.

Göz hizasına değen bir söylem frekansı nasıl olabilir?

Gazali bu imkanı iktidar nedeniyle yaygın bir dolaşım ağına sahip olan medreseleri endokrine ederek sağlamıştı. Modern dönemde ise Said Nursi teliflerle tefsir yaparak sağlayabilmişti. İktidar dışında bir anlatım alanı üzerinden tavrın yayılmasını sağlayabildi. Her biri gündelik hayatta Kuran’ın tefsiri olarak anlatılabilen, muhtelif halkların anlatıları talebelerine bir aktarım imkanı sağlamıştı. Gazali döneminde iktidarın tahakküm alanı dışında konumlanan ve şimdilerde iktidarın kullanabildiği kısmını yücelttiği tasavvuf-meşrep aktarım ise şiirin ve manilerin imkanlarını kullanarak bir tavrı toplumsallaştırmayı tercih etmişti. Felasife geleneğinin en güçlü temsilcisi İbni Rüşt ise bu aktarım imkanını tevilde görüyordu. Mütaşabih olarak nitelenen hikmet bilgisinin muhkem olana uygun tevili ile dolaşıma sokulabileceğini söylemişti.

Hülasa, iktidarın temellük edemediği, tabandan ve göz hizasında yayılan, piramitleştirici yaklaşımlar için atlama taşı olmayan, haktan ve hikmetten bahseden, muhatabını insani anlamda “iyi” olana yaklaştıran, akli olan ve gerçeklerden bahseden, sezgileri göz ardı etmeyen ve küçümsemeyen bir anlatının imkanlarına bakmak gerekiyor. Tarih ve din bilgisi gibi toplumsal muhayyilenin asli unsurlarını, manipüle edenlerin etki alanından azad etmek için gayret etmek durumundayız. Tutarlı ve uygulanabilir bir aktarma biçimini güçlendiremediğimiz müddetçe İbni Tufeyl’inki gibi bir küskünlüğe mecbur kalmaya devam ederiz. “Değerli yalnızlık” gibi sinik bir üstenciliği sahiplenenler olmamak ve beceriksizliğimize odaklanmak şu zeminde daha sahici duruyor.

Vesselam

Bedri Soylu