Gannuşi “Kötü Örnek” Olmaya Devam Ediyor

Tunus’ da yeniden Nahda hareketinin Lideri seçilen Gannuşi yaptığı açıklamalarda “Siyasal İslam’ı bırakıp, demokratik İslam’a geçiyoruz. Siyasal İslam’ı temsil ettiğimizi iddia etmeyi bırakıp, Müslüman demokratlar olduğumuzu söylüyoruz” deyince yeniden Müslüman toplumlar ve demokrasi tartışmasının odağına oturdu.

Müslüman kardeşlerin Tunus kolu olarak bilenen Nahda (Yeniden doğuş) hareketinin Lideri Raşid El Gannuşi partisinin 10. Kongresinde yeniden başkan seçildi. Son seçimlerde birinci parti olan Nida hareketinden istifalar sonucu, Nahda 69 sandalye ile yeniden Tunus’un birinci partisi durumuna gelmiş durumda. Nahda Liderinin gerek kongre konuşması gerekse kongre öncesi ve sonrası basına verdiği demeçlerdeki demokrasi, dini ve siyasi faaliyetlerin birbirinden ayrılması vurgusu Türkiye’de de yakından izlenmekte. Öte yandan partinin kongresinde bir çok adayın ortaya çıkması ve Gannuşi açık farkla kazansa da (Gannuşi  800 delegenin oyunu alırken en önemli rakibi Fethi el-İyadi 229 oy aldı) yaşanan demokratik yarışma da dikkat çekicidir.

Geçmişten beri İslami hareketteki yenilikçi yaklaşımlarının önemli bir temsilci olan Gannuşi genel olarak söylenirse “İslam’da dini/ahlaki temel değerlerin değişmezliğine karşın devlet, siyaset, yönetim biçimi, ekonomi gibi dünya ile ilgili konuların sürekli değişim ve yenilendiğini” savunmaktadır. 10. Kongrede Nahda için söylediği “Kimliğin tehdit altında olduğu dönemde kimlik için mücadele veren akaidi bir hareketten, totaliter rejime karşı demokrasi için mücadele veren protesto hareketine ve oradan da İslami referanslara ve değerlere sahip ulusal, demokratik Müslüman bir partiye dönüşmüştür” tanımlaması, onun bu değişim yenileneme fikrinin tezahürü olarak okunabilir. “Dini siyasetten uzak tutmak istiyoruz. Tarafsızlık çağrısında bulunuyoruz. Modern bir devlet, ideolojiler, büyük sloganlar ve siyasi kavgalarla değil, uygulanabilir programlarla işler” diyen ve Nahda’ nın dini faaliyetleri(davet) ile siyasi faaliyetlerini ayırma çağrısı yapan Gannuşi bu yaklaşımıyla bir anlamda da Laiklik vurgusu yapmış olmaktadır.

Ama Gannuşi söyledikleri yanı sıra Tunus devrim süreci ve sonrasında ülkede yaşanan sorunlar konusunda aldığı tutum ile de bir fark yaratmış bulunmaktadır. 1990’ lı yıllarda on binlerce mensubu hapishanelere atılan, yüzlercesi yargısız infazlara öldürülen ve kendisi de  hapisten sonra sürgünde yaşamaya mecbur bırakılan Gannuşi, devrim sonrasında intikam duygusuyla değil Tunus devriminin kazanımlarının korunması ve Tunus halkının barış ve birlikteliğini esas aldı. Gerek eski rejim taraftarları gerekse Selefi akımların kışkırtmalarına karşı Tunus halkının her kesiminin uzlaştığı demokratik bir Anayasanın oluşturulmasında büyük katkılarda bulundu. Uzlaşı hükümetlerinde rol alarak Tunus devriminin Mısır, Suriye gibi kana bulanarak sona ermesini isteyenlere izin vermedi.

Türkiye dahil farklı Müslüman ülkelerde İslami hareketin yöneliminin hangi yöne kayacağı konusundaki ana etkenler o ülkelerdeki ekonomik sosyal gelişmişlik, siyasal katılım kanallarının açık olup olmaması dış müdahaleler ve hareket liderliğinin tutumu olarak görülebilir.

Cezayir demokratik seçimle iktidara gelen İslami partinin engellenmesi ile kana bulandı ve halen kendisine gelmiş değil. Darbe olmasaydı belki daha erken bir demokrasi deneyimi gerçekleşecekti.

Mısır’ da çeşitli dönemlerde demokratik katılım mekanizmalarının kısmi varlığına rağmen esasta her dönemde engellenen İslami hareket halk ayaklanmasından sonra seçimle iktidara geldi. Hareket liderliğinin barışçı bir sürecin gerektirdiği uzlaşıcı politikaları geliştirememesi fakat daha da önemlisi demokratik gelişmelerden korkan Suudi Krallığı, onun desteklediği Selefi hareketler, İsrail ve ardından ABD desteği ile askeri bir darbeyle engellendi ve çatışmacı bir sürecin yolu açıldı.

Suriye hareketi ise barışçı mücadele sürecinin Esad’ın devlet şiddeti ve yine aynı şekilde Suud ve körfez despotlarının “demokratik hareketi destekleme ?” görünümü altında terörize edip bitirme politikalarının kurbanı oldu.

Tunus’un başarısında yukarıda söylenen İslami hareketin liderliğinin tutumu yanında demokratik değerlerin nispi gelişmişliği, emek temelli yaygın örgütlenmelerin varlığı da dikkat çekicidir. Türkiye’nin Cumhuriyet ve demokrasi geleneğinin birikimi ise çeşitli engellerin varlığına karşın siyasal katılım mekanizmalarının açıklığı sayesinde İslami söylemi esas alan hareketlerin demokratik kanallara akmasını sağladı. Büyük çatışmaların yaşanmadığı süreç AKP iktidarı ile bir aşamaya geldi. Bugün AKP politikalarının otoriter yönelimi onun “İslami” söylemi ve geçmişinden daha çok kişisel suçlara bulaşmış diktatörlük hevesli liderliğinin İslami bir zırh olarak kuşanma gayreti olarak görülebilir.

Türkiye ve Tunus deneyimi henüz sonuna gelmiş değil. Türkiye için tehlike kişisel diktatörlük uğruna demokratik kazanımların giderek ortadan kaldırılıp heba edilmesi yanında bir türlü çözülemeyen/çözülmeyen Kürt ve Alevi sorunlarının oluşturduğu çatışmacı zeminin demokratik ortamı daha da zehirleyerek yeni bir büyük çatışma ortamını oluşturmasıdır. Bu durumda İslami hareket demokrasi ilişkisinin de yeni çatışmacı bir sürece girmesi beklenebilecek bir gelişme olacaktır. Tunus’u bekleyebilecek tehlike ise İslam demokrasi ilişkisinde gelişmelerden rahatsız olan despotik Arap ülke yönetimlerinin halen sürmekte olan selefi akımlar aracılığı ile sürece müdahalelerini artırma olasılığıdır.

Tunus İslam dünyasında büyük ve önemli bir ülke konumunda değil. Fakat bu Tunus deneyiminin ve Tunus İslami hareketinin yaşamakta olduğu serüvenin Müslüman ülkelerin için anlamlı bir örnek etki yapmayacağı anlamına gelmez. Bu etki Gannuşi’nin İslami hareket içinde sadece politik bir lider değil yenilikçi akımın düşünsel liderlerinden birisi olma özelliği nedeni ile beklenebilirdir.