Genler Asla Unutmaz

Ve sonunda anladık ki yeryüzünde ( hayat sürerken ) Allah’a asla üstün gelemeyiz

                              ve  (yine anladık ki )  (hayattan) kaçarak da O’nun hükmünden kurtulamayız.

  Bu nedenle, (Allah’ın) rehberliği (ne çağrıyı ) duyar duymaz ona inanmaya başladık:

 Rabbine inanan kimse hiçbir zaman ziyana veya haksızlığa uğrama korkusu duymaz.

                                                                                                                                                                   Cin Suresi 72/12, 13

 

Gregor Mendel’in 19. Yüzyılın ortasında ‘bezelye bitkisinin kalıtsal özellikleri hakkında yaptığı araştırmalar, genetik konusundaki anlayışımızın temellerini oluşturmak üzere kullanılmaya başladığından beri, bize varlığımızın önceki nesillerden miras kalan genlere dayandığı ve hiç tereddütsüz öngörülebileceği öğretildi. Biraz anneden, biraz babadan, biraz çırpın ve işte hazırsınız.

Genetik mirasla ilgili bu sabit fikir günümüzde okullarda hala öğretiliyor ve öğrenciler sınıf arkadaşlarının göz renginin, kıvırcık saçlarının, parmak kıllarının ve dilini yuvarlayabilme becerisinin nereden geldiğini anlamak için soyağacı tabloları hazırlamaya çalışıyor. Mendel’in sanki bizzat taş tabletlere kazıyıp gönderdiği bu derse göre pek fazla seçeneğimiz yoktur; çünkü genetik mirasımızın kaderi, ana rahmine düştüğümüz andan itibaren tüm hatlarıyla çizilmiştir.

Fakat bu fikir bütünüyle yanlıştır. Çünkü tam şu anda çalışma masanızın başında kahvenizi yudumluyor, evde televizyon koltuğuna gömülmüş dinleniyor, spor salonunda egzersiz bisikletine biniyor ya da Uluslar arası Uzay İstasyonunda gezegenin yörüngesinde dönüyor olsanız da, DNA’nız devamlı değişmektedir. Tıpkı binlerce ufacık lamba düğmesi gibi; yaptıklarınız, gördükleriniz ve hissettikleriniz karşısında bazıları açılırken bazıları kapanır.

Bu süreç nerede ve nasıl yaşadığınıza, karşılaştığınız stresli durumlara ve tükettiğiniz besinlere göre şekillenir.

Ve bunların tamamı değişime açıktır. Kısacası sizde değişime açıksınız, genetik olarak”[1]

Dr. Sharon Moalem 2014 yılında orijinal adı, “Inheritance ( How our Genes Change Our Lives and Our Lives Change Our Genes)“ adlı bir kitap yazıyor. Türkçeye 2015 yılında çevrilen kitabın adı ‘Genler Unutmaz’ başlığını taşıyor. Doktor bu kitabında kendi meslek dalından örnekler veriyor ve insanların genlerinde olan değişikliklerin değişik bünyelerde nasıl hastalıklara yol açabileceğini çok ilginç bir şekilde gözler önüne seriyor. Yukarıda alıntıladığım kısım hayli enteresan, genlerin devamlı değişebildiğini bizlere anlatıyor.  Bahis daha sonra şu şekilde devam ediyor.

Her geçen gün yeni bir genetik yolculuğa başlamak, yani eskimiş bir haritayı elimize alıp hayatımızın masasına sermek ve harita üzerinde kendimiz, çocuklarımız ve tüm soyumuz için yeni bir yol işaretlemek üzere gereken araçları ve bilgileri ediniyoruz. Üst üste yapılan keşifler sayesinde genlerimizin bizi nasıl etkilediği ve genlerimizi nasıl etkilediğimiz arasındaki ilişkiyi gittikçe daha iyi anlıyoruz. Bu fikir – bu esnek katılım – her şeyi değiştiriyor.

Gıda ve egzersiz, psikoloji ve ilişkiler, ilaçlar, davalar, eğitim, kanunlarımız, haklarımız, uzun zamandır süregelen dogmalar ve derinden hissedilen inançlar.

Her şey;

Hatta ölümün kendisi bile, bugüne dek çoğumuz yaşam sona erdiğinde yaşam deneyimlerimizin de sona erdiğini zannediyordu. Ama bu da doğru değil, biz hem kendi yaşam deneyimimizin hem de ebeveynlerimizin ve atalarımızın yaşam deneyimlerinin en son noktasını oluşturuyoruz. Çünkü genler kolay kolay unutmaz”[2]

Doğrusunu isterseniz ben bu fikre tamamıyla katılıyorum, bizler ebeveynlerimizden genetik mirası devralıyor ve aynı zamanda o mirası dönüştürüp, gelecek nesillere aktarıyoruz. O yüzden tarih tekerrür ediyor ama hem karakterleri değişiyor hem oluş biçimleri farklılaşabiliyor.

1992 Newroz’unda, devlet Nevruz’un bir Türk Bayramı olduğunu ilan ediyor ve bununla ilgili faaliyetlere başlıyor, PKK ise bu Newroz’da bir halk ayaklanması başlayacağını ve korucuları vuracaklarını ilan ediyor. Nitekim PKK Cizre’de iki korucuyu öldürüp direğe asıyor. Newroz günü ise Güvenlik güçleri halkın üzerine ateş açıyor ve 90’dan fazla insan ölüyor. Bölgede kan ve barut kokusu birbirine karışıyor. Jitem ve Özel Harekat’ın merkezin emri dışında katliamlar yaptığı görülüyor. Nitekim 2000’li yıllardan sonra oralarda neler yaşandığı ayan beyan ortaya çıktı. Gerçekten tarih tekerrür ediyor. Yine Cizre, hendek kazmalar, şehrin sokaklarına taşınan çatışmalar, yine katliam iddiaları, bu sefer Esedullah timleri, ya da diğer timlerin yaptıkları, duvar yazıları, sanki bir de javu yaşıyoruz.

1992 yılında bu olaylar yaşandıktan sonra rahmetli Adnan Kahveci bir rapor hazırlıyor. Başlığı da çok manidar ‘Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez’ O yıllarda bakın neler söylüyor:

“Bu nedenle Kürt kimliği ve dili hızla kabul edilerek siyasal alanda temsil edilme olanağı sağlanmalıdır. Lozan anlaşmasında Ermeni, Rum ve Yahudi’lerden başka azınlık tanımadığımız ifade edilmiş olmasından söz edilmiş olması kanımca yersizdir. Zira Lozan’ın imzalandığı yıllarda azınlık kavramının ifade ettiği manayla bugün azınlık kelimesinin ifade ettiği mana farklıdır. O yıllarda Fransa, Breton; İspanya’da, Bask diye bir azınlık tanımıyordu. Türkiye bu fikir evrimini geçirmek zorunda kalacaktır.  İlk olarak Türk toplumunun şunu kabul etmesi gerekir. Demokratikleşme ne kadar olursa olsun, bölücü terör durmayacaktır. Bölücü terörü azaltmanın yolu anti terör yasalarının etkin bir şekilde Almanya ve İtalya’nın işlettiği şekilde işletmektir. Ama anti terör yasaları Avrupa’nın işlettiği şekilde çalışırken, Demokratikleşmede de Avrupa düzeyine çıkmamız gerekir. Türkiye’de Kürt sorunu son otuz yılda, yirmili otuzlu yıllardan çok farklı bir mecraya girmiştir. Kürt meselesinde önemli olan tek şey kendini Kürt kökenli olarak görenlerin, aynı zamanda kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci sınıf vatandaşı olarak hissetmeleridir. Türkiye Kürt meselesine çözüm getirmek için saplantısız ve çağdaş düşünmek zorundadır. Geçmişteki olaylardan dolayı şartlanmamalıdır.”

Adnan Kahveci tam 24 yıl önce belki o gün o rapor doğrultusunda çalışmalara başlansaydı bugün bambaşka bir düzeye gelecek Kürt sorununa o günün şartlarında güzel tespitler getiriyor. Peki bizim geldiğimiz nokta nedir, Dolmabahçe mutabakatı ve Demokratikleşme paketi derken ki tarih hiç de uzak değildir. 28 Şubat 2015’te bir Demokratikleşme paketi açıklanıyor, bir müddet sonra bizzat Cumhurbaşkanı bu mutabakatı tanımadığını ilan ediyor. 7 Haziran seçimlerinin üzerinden bir ay geçmeden çatışmalar başka bir boyutta devam ediyor. Bugün ise Dolmabahçe mutabakatının daha sene-i devriyesinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Mardin’de yaptığı konuşma ve Master planı ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bakın orada 10. madde olarak ne diyor:

Balkanlar’dan Ortadoğu’ya birleştirici kardeşlik ruhu geliştireceğiz. Doğu’dan Batı’ya kucaklaşacağız. Kim bizim kardeşliğimize kast eder, mazlumları yalnız bırakmak isterse karşılarında dimdik duracağız.

Yani bütün bu konuşmanın özeti yine kardeşlik muhabbeti oysa Rahmetli Kahveci ne diyordu, Kürt’ün de kendisini birinci sınıf vatandaş olarak göreceği bir demokratikleşme, yazının girişinde bahsettiğim yere geliyoruz. Evet, genler hiç unutmuyor, bu devletin genleri de gele gele ‘Şark Islahat Planının’ güncellenmiş halini devreye soktu. Adnan Kahveci gibi insanlar bu devletin genine asla uyum sağlamadılar ve belki de o yüzden cinayete kurban gitti. Ama yine bizi kardeş muhabbetine götüren bir oyalamaca 90 yıl sonra tekrar edebiliyor.

Şimdi bir soru soralım, peki Kürtler bunu unutacak mı? Bizlerle birlikte gönüllü mü yaşayacaklar, yoksa zorunlu olarak mı devam edecekler.

Ahmet Davutoğlu Mardin’de yaptığı konuşmada şöyle diyor:

“Alparslan’ın ordusunda bir Kürt olmak ile Selahaddin Eyyubi’nin ordusunda bir Türk olmak arasında fark var mı?”

Evet bu soru o tarihler için doğru bu topraklarda Birinci Dünya Harbi’ne kadar gönüllü bir şekilde birlikte çarpışabiliyorlardı ama Osmanlı’nın İdris-i Bitlisi ile yaptığı anlaşma ve Kürt’lerin kendi topraklarında iktidar olabildiklerini nedense hep göz ardı ediyoruz. Hadi bunu da geçelim bütün o ordularda gönüllü bir birliktelik var. Peki 100 yıldır uygulanan politikalar ve bugünkü uygulamalar sonucunda siz hala bu gönüllü birlikteliği bulabileceğinizi sanıyor musunuz? Kürt’ler kendi çocuklarına yapılanları unutacak mı sanıyorsunuz? Ya da askere gönderdiği veya ekmek parası için güvenlik görevlisi olan çocukların cenazesi geldikçe ülkenin batısı Kürt’lere kardeş gözüyle bakacak mı sizce?

Sayın Başbakan aslında bu medeniyet meselesine, tarihe ve Anadolu’daki geçmişte yaşanan kardeşliğe çok referans veriyor ama parçanın bir bölümünü görüp öbür tarafını görmüyor. O gün kardeşliği tesis edenler, ne Alpaslan’dı, ne Selahaddin’di, ne Gıyaseddin Keyhusrev’di, ne de Fatih’ti. O kardeşliği tesis edenler Yunus’tu, Geyikli Baba’ydı, Ahi Evren’di, Baba İlyas, Baba İshak’dı, Evhaddüdin Kirmani’ydi, Molla Ahmed-i Ceziri’ydi, Safiyüddin İshak’dı, hatta daha modern zamanlarda Said-i Nursi’ydi, yani halktan gelen, aşağıdan gelen bir dalgaydı. Onlar ekmeklerini ve servetlerini paylaşmış, ötekisi olmamış, iktidarın ganimetin peşine düşmemiş kişilerdi. O dervişlerdir Anadolu’yu Müslümana yurt eden, 72 milleti bir gören, evet bu milletin genlerinde var olan bir anlayıştır. Artık bizim insanımızın bu genlerini hatırlama zamanı gelmiştir. Hiçbir iktidarın bize sağlayamayacağı, şerefle ve onurla bir arada yaşama haysiyetini ancak o genlerimizi hatırlarsak kurabiliriz.

 

[1] Genler Unutmaz, Dr Sharon Moalem, s.8

[2] Genler Unutmaz, Dr Sharon Moalem s.9