Halil İbrahim Yenigün: MAZLUMDER’de İstanbul Şubenin Genel Başkanı ve Yönetimi Devirme Çabalarını Desteklememem Sonrası Şubeden Tasfiyeme Dair

MAZLUMDER’in misyonunu ve faaliyetlerini kalben destekleyen birçokları gibi, yurtdışında mukimken yıllar öncesinde uzaktan birtakım gönüllü tercümelerle katkılarda bulunan biri olmakla yetinmiştim. 2014 Ocak ayında zamanın şube başkanı Cüneyt Sarıyaşar’dan gelen Dışilişkiler Koordinatörlüğü teklifini ciddi program sıkışıklığıma rağmen bilhassa son birkaç yıldır elde kalan GONGOlaşmamış tek tük STK’lardan olması dolayısıyla da kabul etmiş, ancak bunun ancak belli bir süre ve sekreterya desteği ile olabileceğini de ifade etmiştim.
Böylelikle gönüllü vazifelerimden birine daha başlamış oldum ve mevcut gönüllü ekibe yenilerini de ekleyerek yeni intibak etmekte olduğum bu kurumda birimime daha çok nasıl kalıcı ve kurumsal bir yapı kazandırabileceğimiz üzerine mesai sarf etmeye başladık. Gönüllülerle kurumsallaşmanın çok badireli bir iş olduğunu bu süreçte daha da müşahede etmiş oldum ama sekreterya desteği de iyi kötü bir yapıyı oturtmamıza imkân veriyordu.
Ancak çok geçmeden önce şube YK, sonra da Genel Merkez YK seçimleri yaklaştıkça giderek böyle kurumlarda hiç de hazzetmeyeceğim ve köşe bucak kaçmaya çalıştığım kurumiçi siyaseti üzülerek gözlemeye başladım. Birimdeki arkadaşlara o sıralar kurumiçi siyasetten uzak durma ve iş yapmaya odaklanma yönünde ısrarlı vurgular yapmaya gayret ettim. Ne var ki aramızdan birkaç kişi şube YK’sına da teklif almıştı ve dolayısıyla ister istemez kurumiçi siyasetin parçası olmuştuk. Derken ben de genel merkezden GYK için teklif aldım çok zamanım olmayan icraî bir görevdense bunu daha rahat yapabileceğim için kabul ettim.
Ama şubede zaman zaman genel merkez açıklamalarına şiddetli muhalefet biçiminde gözlediğim, genel merkezi haddinden fazla rakipleştirdiğini ve ötekileştirdiğini düşündüğüm söylemlerde bu zaman zarfında bir anda patlama yaşandığını müşahede ettim. Şube Genel Merkez’deki YK belirleme sürecine karşı ciddi itiraz ve ithamlarda bulunuyordu ama şubedeki YK belirleme sürecinde de zaten şeffaflıktan eser yoktu. “YK’ya gireceksiniz” denilerek vaadlerde bulunulan hatta toplantıya çağrılan arkadaşlar son listede yoktu ve ben de bu arada kendimi şubede yedek üye olarak bulmuştum (ki aslında mesaimi genel merkeze veririm diye gayet olumlu karşılamıştım). Ne yazık ki o hengâmede kırılan arkadaşları bir daha toparlayamadık ve yeni yeni oturan komitemiz sarsıldı.
Bu arada Genel Merkez’e bağlı ama İstanbul şube merkezli ve lojistik destekli çalıştığını daha işin başlarında öğrendiğim Dışilişkiler Komitemizin kurumsal şemanın muğlak bir yerinde tutulduğunu fark etmeye başlamıştım. O sıralar kurumsal oturmamışlık gibi sebeplere atfettiğim bu durumu geriye dönüp baktığımda ve son yaşadığım tecrübelerde şubeden aldığım cevaplara binaen bugün İstanbul şubenin kurum üzerinde kendisine biçtiği konumla ilgili görüyorum. (mesela şube YK üyesinin ifadesi: “ bugüne kadar genel merkez adına da faaliyet icrasına müsamaha gösterdiğimiz dış ilişkiler birimimiz”)
Derken 2015 Mayısındaki MAZLUMDER Genel Yönetim Kurulu seçimlerinde hem GYK üyesi, hem de daha sonra GYK tarafından seçilerek MYK’da Genel Sekreter Yardımcısı oldum. Böylelikle İstanbul’da hüküm süren genel merkez aleyhtarı havaya hiç kapılmamış ve kurum içi dengeler ve siyaset konusunda müstenkif kalmayı tercih etmiş biri olarak hem GYK hem de MYK’da işleyişi, süreçleri, şubeler arası dengeleri ve ilişkileri, kurumun genel kurumsal kültürünü bizzat gözlemleme fırsatım olacaktı. Nitekim yaklaşık 6-7 ay sonra birimlerin birbiri hakkında yaptığı yargılar üzerine bağımsız kanaatlerim de oluşmaya başlamıştı.
Artık İstanbul’un çok sık dile getirdiği “genel merkez vesayeti”nden ziyade özellikle GYK ortamlarında İstanbul şubeliler tarafından İstanbul’a atıfla arada ağızdan kaçırılan “kurucu irade” sözünde özetlendiği üzere asıl durumun daha çok İstanbul’un kurum üzerindeki fazla ağırlığı olduğunu görmeye başlamıştım. Zaten MYK’sının genel sekreteri ve 6 üyesi, yani çoğunluğu İstanbul’da bulunan bir kurumun İstanbul şubesinin genel merkez vesayetinden yakınmasını bir türlü anlamadığım için sürekli bunu doğrulayacak karine ve örnekler arıyordum ama ortaya çıkan manzara benim için tam tersine İstanbul şubenin diğer bütün şubeler üzerinde haddinden fazla güç icra etmesi şeklinde tebellür etti.
MAZLUMDER Türkiye’nin devlet kurumlarından STK’larına ve şirketlerine her sathında kurumsal kültür yokluğu, informellik, iş tanımlarının, norm ve prosedürlerin eksikliği veya oturmamış olması gibi sorunlardan elbette ki nasibini almıştı. Şeffaflık ve istişarilik gibi konularda da hem genel merkez hem İstanbul şubede birbirinden pek de farkı olmayan ve reformlarla düzeltilebilecek iyi yönetişim sorunları barizdi. Federatif/konfederatif bir yapının gerekleri ve niteliklerini bütün şubeler ve temsilcileri anlamış gibi davranmıyordu. Ama sorunun büyüğü, bir zaman sonra bir şubedeki seçimleri İstanbul şubedekilerin sürekli gündem yapması ve bunların GYK ortamını sürekli germesiyle başlayan hadiseler zinciriyle yaşanacaktı.
Uzun lafın kısası, bu hadiselerde kelleler alınması sonrası ortalık yatışır diye beklerken zaten İstanbul şubede dillerden düşmeyen “MAZLUMDER’de genel merkez sorunu” veya “genel başkan sorunu” bu sefer İstanbul’un öncülük ettiği bir Olağanüstü Genel Kurul talebiyle gündem oldu. Bu gündeme gelince hem şubede hem de GYK toplantılarında ısrarla şunu ifade ettim: “MAZLUMDER kurumunda içeriden yaptığım gözlemlere göre bir birim ötekinden daha kötü yönetiliyor değil; bir hayır işlemek istiyorsak bütün kurumu ıslah edecek topyekün bir sistem yenilemesi yapmamız gerekiyor, GYK’yı değiştirmekle sadece kurumu daha çok siyasal bir gerilime sokarız ve Türk ve Kürt bağımsız İslâmcıların birlikte var olabildiği elde kalmış bu son kurumu bölünmeye kadar götürürüz.”
Hatta İstanbul’dan MYK’da olan ve MYK mensubu olarak davranmaktan ziyade MYK’dan sürekli bir öteki ve rakip kurum gibi bahseden arkadaşlara da defaatle “neden MYK sizin haricinizde, dışarıda ve mütehakkim bir yapı gibi bahsediyorsunuz, MYK sizsiniz” mealinde sorular soruyordum (ki hiçbir kurum açısından anlaşılabilir bir durum değildir MYK üyesinin şubesinde MYK’dan kendisi gibi değil öteki gibi bahsetmesi). Onlar devamlı gıyapta genel merkez ve genel başkana sürekli yüklendikçe de hep muğlak bırakılan, bir türlü temellendirilmeyen bu genelgeçer eleştiri cümlelerinin peşine düşüyor (mesela “başkan istişare etmiyor”), bunlar nerede, nasıl, hangi vak’ayla yaşanıyor diye sorsam da cevap alamıyordum.
Zaten Genel Merkez metinlerini odak noktasına koyduklarında dile getirdikleri sorunların daha büyüklerini de İstanbul için söyleyebiliyordum:
1. Şubenin 1 Eylül barış bildirisi istişaresiz çıkartılmış olmasının yanı sıra Kürt sorununa ilişkin MAZLUMDER’in bütün çizgisine aykırı ve daha da vahimi insan hakları örgütlerinin metninde geçmemesi gereken biçimde son derece siyasî analiz niteliğinde bir anlatı kuruyor; AKP medyasının söylemini benimseyerek Kemalist TC’nin inkâr politikalarının AKP ile sona erdiği ve sorun tam bitecekken PKK’nın süreci bozduğunu iddia ediyor, tıpkı devletin yeni resmî söylemi gibi sorunun hallini Türk devletine veya Türk halkına hiçbir sorumluluk yüklemeden çatışmanın birinci derecede mağduru “Kürt halkı”nın “kendileri ile terör arasına mesafe koyma”sına bağlıyordu. (“Kurulduğu günden beri TC Ulus Devleti, bu ülkenin asli unsurlarından Kürtleri ve İslam’ı yok saydı. 2000’li yıllara kadar inkar ve asimilasyon politikalarını güden Devlet, Ak Parti iktidarı ile Kürtler ve Müslüman halkın inançları ile barışık bir politika izlemeye başladı. Hükümetin Devlete rağmen girdiği bu iyileştirme süreci her seferinde PKK ve diğer mihraklar tarafından sabote edildi. Gelinen noktada Kürt Halkı; seküler ve dindarı ile gayrı Müslimler de dahil bütün sivil toplum ve siyaset kurumları kendileri ile terör arasına mesafe koyarak eşit vatandaşlık ilkesinden hareketle ana dilde eğitim de dahil olmak üzere gasp edilmiş bütün haklarını barışçıl yollarla istemelidir.”)
Halbuki şubede de defaatle belirttiğim üzere insan hakları metinleri indî siyasi analiz ve yorumlar içermeden hak ihlallerine odaklanmalıdır. Siyasi analiz yapmaz, ancak makalelerin konusu olabilecek illiyet bağları kurmaz, hangi çatışmanın neden ve nasıl yaşandığına ilişkin teşhis koymaz. Ayrıca terör, terörizm, terörist gibi iktidar dili sayılan siyasî nitelemelerden kaçınır; devletlerle örgütler arasında taraf tutamaz.
2. Zergele katliamı üzerine şube İstanbul merkezli Dışilişkiler birimine danışmaksızın yine insan hakları pratiklerine son derece aykırı biçimde PKK’nın sivil alanlar civarında mevzilenmesini mantık sıçramasıyla PKK’nın köyü canlı kalkan olarak kullandığı şeklinde yorumlayan bir bildiri yayımladı. HRW ve Amnesty’den de örneklerle ve uluslararası hukuk metinlerinden yaptığım alıntılar “canlı kalkan” şartlarının bu vak’ada kesinlikle sağlanmadığını, sırf sivil mahalde mevzi kurmaktan kalkılarak canlı kalkan sonucuna yapılacak bir mantık sıçramasının sözgelimi Filistin’de de İsrail’in direniş örgütlerine ilişkin her türlü canlı kalkan iddiasını doğrulamak anlamına geleceğini söyledim ama maalesef bu metne ilişkin çabalarım şubede karşılık bulmadı.
3. Facia niteliğindeki esas skandal ise 28 Şubat Platformu’nun İstanbul MAZLUMDER’i tongaya düşürmesiydi. 28 Şubat’ta okuduğu bildirideki her sözü Milli İrade Platformu (MİP) tarafından ele geçirilmişlik kokan bu platform, AHaber diliyle hazırlanıp servis edilmiş bildirisinde MAZLUMDER İstanbul’un da imzasıyla AKP’nin resmî çizgisinden bile geriye düşerek MAZLUMDER’in bütün kimliği ve geçmişine aykırı biçimde “çözüm süreci ihaneti” tabiri kullanıyordu. Şubeden en üst düzeyde katılım sağlanıp herkesin önünde MİP’in bildik Gezi-17/25 Aralık-Terör tiradını tekrarlayan bu skandal bildiri şube yönetiminden temsilciler önünde okunmakla ve dinlenmekle kalmadı; İstanbul şubenin sitesine de girdi. Ancak GYK’da gündem olmasıyla apar topar kaldırıldı. Bu bildiriye nasıl imza konulduğu, katılınıp dinlendikten sonra dahi metnin altında nasıl MAZLUMDER’in imzasının kalabildiği, bu haliyle kurumun sitesine nasıl girebildiği hâlen yapılan izahatlara rağmen muamma niteliğini korumaktadır. Ben şahsen hangi süreçlerle bunun gerçekleştiğinin peşine düştüğüm ve soruşturduğum hâlde bazı karadelikleri çözebilmiş değilim. Durum buyken de şubenin “bakın genel merkez siteden rapor kaldırdı” diye tekrar tekrar gündem yapması hayreti mucip bir durum niteliğini elbette ki korumaktadır.
4. Sorunlar zinciri bununla bitmedi. İstanbul şube üyesi Bedri Soylu şubenin kurumla ihtilâfını dert ederek bir sitede şubede ağırlığı olan bir diğer üye hakkında benim nitelememle “zan uyandıran ama zanda bulunmayan, hedef alan ama hedef göstermeyen” bir tenkit yazısı kalem aldı. Bir tartışma, şikâyet ve hatta soruşturmanın da konusu olabilecek bu yazıya ilk tepkiler Twitter’da ve GYK ortamında şube YK üyelerinin ve bazı diğer kişilerin hiçbir delil sunulmaksızın Bedri’yi ancak istihbaratla teyit olunabilecek “tetikçi” ve “taşeron” gibi ithamlara maruz bırakması oldu. Çok geçmeden çalıştığı komisyonun başkanı disiplin mercii olamayacağı ve yazılı da hiçbir yetkisi olmadığı halde Bedri’yi telefonla arayarak komisyonundan çıkardığını tebliğ etti. Buna itiraz etmek üzere şubenin kullandığı tesise gelen Bedri uzun süren gerilim ve tartışmadan sonra hem sözlü olarak kovulduğunu hem de fiziki güç/cebir kullanılarak binanın dışına çıkarıldığı iddia etti ve şikâyetçi oldu. Şikâyet dilekçesi yazarak İstanbul şubeye teslim etti ama şube süreci yine en hafif tabiriyle skandal nitelendirilecek şekilde ele aldı:
i. Bedri’nin şikayet dilekçesini sunmak üzere şube toplantısına gelme talebine olumlu karşılık verilmezken şikâyetinin zanlısı komisyon başkanı ve bir diğer kurum yetkilisi tek taraflı dinlenerek haklarında “soruşturmaya gerek yoktur” kararı alındı.
ii. Vak’anın bir diğer şikayetçi üzerinden MYK ve GYK’ya intikal ettirilmesinin akabinde İstanbul şube derhal bunun şube işi olduğunu ve GYK’nın karışamayacağını iddia ederek aldığı “soruşturmaya gerek yoktur” kararını değiştirdi ve kendisi soruşturma açtı.
iii. Soruşturma komisyonu bu zorlamalarla kurulduysa da ihsas-ı reyde bulunmuş bir şube YK üyesi ile zanlıların yakın bir arkadaşı açık bir “çıkar çatışması”na rağmen komisyona dahil edildi. Buna ilişkin yaptığım itiraza “ne yani arkadaşıysak adil olamayacak mıyız?” gibi hukuk 101 öğrencilerinin bile garipseyeceği bir cevap verildi.
iv. Soruşturma komisyonunda kimler olduğu konusunda Bedri Soylu’nun sorusu haftalarca tekrar tekrar yazılı olarak sorulmasına rağmen şube tarafından cevapsız bırakıldı ve Bedri Soylu’ya reddihakem hakkı tanınmadı. Aynı soru GYK ortamında komisyon başkanına tarafımdan yöneltilmesine rağmen cevap verilmedi. Soruşturma sonuçlanıncaya kadar ilgililer soruşturma heyetinin kimlerden oluştuğu hakkında karanlıkta bırakıldı ve ilk söylenen isimler dışında isimler de rivayet olarak dolaştı.
v. Soruşturma tamamlanıncaya kadar Bedri Soylu’nun kendi verdiği şikayet dilekçesi haricinde ifadesi alınmadı; şahitlerin Bedri Soylu’ya karşı darp teşebbüsünde bulunduğunu iddia ettikleri üyenin savunması veya ifadesi alınmadı; şahitlere şahitlikten öte yorum da yaptırıldı (“bence gelmemeliydi” “orada olmamalıydı, vs.” diyen şahitlere görevlerinin sadece gördüklerini aktarmak olduğu hatırlatılmamış gibiydi).
En vahimi de tahkikat sonucunda yeryüzünün en banal muktedir söylemi olan “tahrik var” ifadesi kullanılarak şahitlerin teyit ettikleri bir iddia olan “üyenin ite kaka binadan çıkarılması”, yani “fizikî güç kullanımıyla üyenin binadan tardı” fiili şube YKsı tarafından oy birliğiyle alınan kararla cezasız bırakıldı. Ayrıca tahkikat raporunda yapılan yorumla komisyon başkanlarına bu konuda tüzük ve yönetmeliklerde hatta kararlarda belirtilmiş hiçbir yazılı yetki olmadığı hâlde keyfi ve otokratik şekilde komisyon yönetmek ve disiplin mercii görevi üstlenerek istemedikleri üyeyi komisyondan atmak yetkisi ihdas edilmiş oldu. Sözgelimi İstanbul şubede 2 yıl bir rapor için gönüllü çalışıp da komisyon başkanının keyfine aykırı düşülünce bilabedel verdiğiniz bütün emek heba edilerek komisyondan başkanın keyfî tasarrufuyla atılabilmenizin önü açılmış oldu.
vi. Şubede bu zaman zarfında OGK talebine destek vermeyen tek bir aykırı ses yönetimde barınamadı. Bir YK üyesi dönemin başından beri uğradığı hakaretler sonrası toplantılara gelmeyi bıraktı, onunla konuşulması kararı alınmıştı ama konuşulmadı. “Toplantılara gelmeyenler yönetim kurulu email grubundan çıkarılacak” şeklinde bir karar alınarak bu kişilerin kırgınlıkla gelmeyi bıraktığı bilindiği halde bu karar işletildi ve bu suretle hiçbir farklı görüş bırakılmadı. Nitekim Bedri Soylu’nun son derece tartışmalı olması gereken soruşturma dosyasında zanlıların aklanması kararı oybirliğiyle, tek bir aykırı oy olmadan alındı. Şube toplantılarını çok ezici bularak gelmeyenlerin durumunu ben şahsen intikal ettirdiğimde ilgili kişilerin konuyla hiçbir alakası olmadığı halde Facebook paylaşımları sosyal medyada arkadaşı olmayanlar tarafından gündeme getirilerek gıyaplarında karalanmaları gibi bir hak kurumuna hiç yakışmayacak manzaralar görüldü.
5. Ben ise şubenin mutlak hakikatin ve hukukun mutlak mümessili bir dil ve üslûpla genel merkeze yönelik bildiri üstüne bildiri yazarak sözlü saldırıda bulunduğu bir vasatta yurtdışında olduğum ve BM’de MAZLUMDER’in danışmanlık başvurusuyla aktif biçimde ilgilendiğim bir süreçte uzun sürecek bir didişmenin muhatabı oldum.
22 Nisan’da Barış İçin Akademisyenler’den 4 kişinin 40 gün sonrası tahliye edildiği ve elbette ki MAZLUMDER’in birinci derecede ilgilenmesi gereken haksız tutuklama ve hücre cezalarının sona ermesi üzerine, aktif biçimde yılın başında faaliyete geçirdiğimiz ve çoğu tweetini benim attığım MAZLUMDER World Twitter hesabından yetkili olarak attığım tweetler dolayısıyla şube yönetim kurulu Genel Merkeze ait bir birim olan Dışilişkilerin sosyal medya hesaplarını benden alma yönünde karar aldı. Bir şubenin kurumun bütün bir dışilişkilerinin hesaplarını kontrol edemeyeceği, bu birimin genel merkez birimi olduğunu izah etmeye kalktıysam ve hesapları vermeyi reddettiysem de Twitter’a yalan beyanla benim MAZLUMDER’de yetkili olmadığım söylenerek hesaplar şubenin zimmetine geçirildi. Bu birimin email hesapları da şube tarafından temellük edildi.
Çok geçmeden mazlumder.org websitesi de aynı gasp sürecinden nasibini alacaktı. Aslında Mehmet Efe’nin çok eskiden aldığı ve kuruma devrettiği mazlumder.org sitesi, İstanbul şubenin masrafları üstlenmesinden doğabilecek hiçbir temellük hakkı olamayacağı halde şubenin de web kontrol paneline erişimi olması dolayısıyla şifreleri değiştirilerek ele geçirildi ve genel merkezden kaçırıldı. Mail hesaplarının kontrol paneline de şubenin erişimi olduğu için şube bütün bir kurumun emailini önce bloke etti, sonra şifresini resetleyerek ele geçirdi. Halihazırda MAZLUMDER yönetimi şubenin kendi sitesinden MAZLUMDER yöneticilerine karşı giriştiği sözlü saldırılara kendi kurumsal sitesinden cevap bile veremeyecek durumda, yine info@mazlumder.org’dan ve world@mazlumder.org’dan kendisine ulaşmaya çalışan yerli ve yabancı hiçbir talebe cevap veremez hâldedir.
6. Şu an İstanbul şube mesaisinin önemli bir kısmını başkan devirme gündemi için ithamlar ve sözlü saldırılara ayırmakta, basına ihbar niteliğinde demeçler vermekte, kurumiçi süreçlerle istediğini elde edemediği ölçüde maalesef saldırganlaşmakta ve bu haliyle istediği olmadıkça hırsından nereye saldıracağını bilemeyen bir ruh hali sergileyen bir kişiyi andırmaktadır. Bu meyanda son olarak geçen hafta içinde şahsımla birlikte Bedri Soylu ve bir diğer GYK üyesine disiplin soruşturması açılmıştır.
Bütün bu detaylı bilgilerden sonra 25 yıllık kurumun itibarını zedeleyen bütün bu esef verici süreçlere ilişkin tavrımı özetleyecek ve OGK’ya niye karşı çıktığımı belirtecek olursam:
1. Kurumsal kültür kazanmış bir STK’da son döneminin son yılında olan ve tüzük gereği bir daha seçilemeyecek bir başkanı yüzkızartıcı suç işlemediği hâlde indirmek her şeyden önce kötü bir teamül olacaktır. Bir yönetimin politikalarını desteklemeyen kişilere düşen kurumun maslahatı ve kurumsal kültürün yerleşmesi açısından çok çok MYK’dan muhalefete çekilmek ve olağan genel kurulda mevcut başkanı jübileyle uğurlayarak yeni yönetime ilişkin arzu ve emellerini o zamanda gerçekleştirmeye çalışmaktır.
2. Kendisini “kurucu irade” diye adlandıran bir şubenin aktif-atıl olduğuna bakmaksızın diğer şubeleri harekete geçirerek başkan devirmeye çalışması şu an herkesin de derin bir kaygıyla gözlemekte olduğu gibi en başta kuruma zarar veren ve sonu gelmez bir çekişme, çatlama, kırılma, kopma süreçlerini doğuracak nahoş bir siyasallaştırıcı girişimdir. Tamiri imkânsız kırgınlıklar ve husumetler doğurması mukadderdir ve nitekim iz’an sahibi herkes şu an tam da bunun yaşandığını görmektedir.
3. İstanbul şubenin şu anki tavrıyla ister istemez diğer şubelere verdiği yegâne mesaj, “MAZLUMDER’in sahibi İstanbul’dur, başkanı biz getirdik; hizamızdan çıkarsa son yılında olsa bile işte böyle rencide ederek süklüm püklüm göndeririz” olmaktadır. Bu vesayetçi ve tepedenci dilin bilhassa Kürdistan şubelerinde bulduğu makes çok tahripkârdır. İstanbul şube sadece başkanı değil bütün bu şubeleri de rencide etmekte ve onlara “biz lutfettik sizin faaliyet göstermenize müsamaha gösteriyoruz” mesajını ister istemez vermiş olmaktadır. İstanbul şubenin fütursuzca bütün bir websitesine, ana email hesabı ile dışilişkiler biriminin email hesaplarına el koyması, bunu da finansal olarak verdiği desteğe bağlaması İstanbul şube hakkındaki kurumun vesayet mercii kanaatlerini doğrular niteliktedir.
4. Yukarıdaki örneklerde anlatmaya çalıştığım üzere İstanbul şubenin kendi süreçleri, işleyişi ve metinleri şubenin Genel Merkez’inkilere bulduğu sorunlardan azadedir demek fazla iddialı olacaktır. Hatta bütün birimleri gözleme şansı bulmuş birisi olarak Genel Merkez’in metinlerinin yukarıda andığım 1 Eylül, 28 Şubat ve Zergele olaylarına nazaran çok daha makul olduğunu gönül rahatlığıyla iddia edebilirim. Zaten bu itibarla şu an en çok kuruma ve kardeşlik hukukuna fena halde zarar vermekte olan bu süreç yerine benim önerdiğim bütün bir kurumun topyekün ıslahını sağlayacak kapsamlı bir tüzük ve yapısal reformdu. Hâlâ diyorum ki keşke MAZLUMDER’e bunların hiçbiri edilmeseydi de OGK ile başkan devirme teşebbüsü ve bunun uğruna her şeyin yapılabildiği bir durumun yaşanması yerine çok daha az bir emek ve mesaiyle bütün şubelerin el ele verip kurumun ıslahı için dayanıştığı bir çaba ortaya konabilseydi. Fakat heyhat..