“Hangi Erdoğan?” Sorusunu Cevaplamaya Mecbur Değiliz

Savaşı Erdoğanlardan hangisi kazanacak ya da kendimizi içinde bulduğumuz cephenin taraflarını doğru okuyor muyuz?

Politik alana adım atarken karşımızda bir şekilde otorite alanını tesis edebilmiş ve hatalarına müsamaha gösterilen figürler ile karşılaşırız. Bu figürler bir şekilde toplum içinde kabul görmüş ve politik konsolidasyonu sağlamış kişilerden oluşurlar. Anlamlılıkları ise kitle mobilizasyonu imkanları kadardır. Yüceltilmişler arasında bir tercihe mecbur bırakılırız. İçlerinden bize en benzeyeni kimse, hangisinin bizim haysiyet alanlarımız koruma iradesi olacağına kani olursak ona oy veririz.

İçinde bulunduğumuz cari koşullarda ise bu anlamda tartışmasız en güçlü figürün Erdoğan olduğuna kimse hayır demeyecektir. Bunu sistemin tüm etkileme alanlarını tahakkümü altına alarak yapabiliyor olması gerçeği bir tarafa algı yönetimi noktasında etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Haliyle muhalefet dediğimiz ve rahatsızları yanına çekerek mevcut işleyişe söz söyleme iddiasında olanlar da büyük oranda bu anlamda etkisiz olmalarından yakınır durumdalar. Mevcut işleyişten rahatsız olan ama rey tercihlerinde muhaliflerden yana saf tutmayan kesimin de eleştirileri biraz deşildiğinde “Ötekisi gelse aynısını yapmayacak mı zaten, biz de bize en yakın olanını tercih ediyoruz, ne var bunda?” gibi bir yaklaşımın hakim olduğu görülecektir.

Böyle olması bir ümitsizlik ve alternatif olanı seçememek halinin neticesidir. Tarih boyunca toplumun genelinde bu alternatif eyleme biçiminin politik alanda karşılık bulamayacağı inancı hakim oldu maalesef.

Çokça yazılmış olan ve siyaset teorisi açısından kaynak olarak gösterilen eski metinlerde sıklıkla yüce sultanlara nasihatler veren, halkına lütfeden ve bol bol dağıtan, toplumun ilerlemesi için büyük atılımlar yapan, ilim adamlarına kıymet veren liderler övülür. Pek övgüye layık görülmeyen; çıkarları için rağmenler üreterek kendi meşruiyet alanlarını büyüten, ötekileştirmeyi beslemenin meşru olduğunu anlatan kitaplar da var. İçinde yaşadığımız modern devlet ise geçmiş tecrübelerin tüm farklılıklarına rağmen yöneticileri üst sınıf olarak görmeyi devam ettirerek ve tüm işlevsel mirasları devralarak muazzam bir kontrol alanı üretebilmiş. Neredeyse bütün anlatılar bu başımıza geçirilmiş kutsal anlatıyı devam ettiren kelimelerle dolu. Maruz bırakıldığımız oldukça etkili kontrol mekanizmasının anlamlı olduğunu kanıtlamak için gayret sarf eden maaşlı memurlar ise sesi en çok çıkanlar…

İçinde lütuf barındırmayan, yani “veren ve affeden sultan “güzellemeleri olmayan ya da rağmenler üretmeden kimseye ağyarı olmayan bir politik eyleyişten bahseden anlatılar ise halk deyişleri dışında kitabi olarak neredeyse yok hükmündedir. Geldiğimiz nokta böyle bir anlayışı betimleyecek kelimelerden bile mahrum bırakıldığımız bir noktadır. Hikayesi anlatılmayan ve yok sayılmış olan unsurları anlatmak için sistemin öcü kabul ettiği kavramlardan başka kelime bile yoktur..

“Politika insanlarla yapılan bir eylemedir.” Bu herkesin bildiği ve muhtemelen kabul ettiği cümle bizi nereye götürür? Bu haliyle pek bir yere götürmediği ortada. Herkes kanıksadığı vecheden bakmaya devam ettiği müddetçe cümle anlamlı bir yere değmiyor. Bir ek yapmak gerekiyor: “Politika insanlara rağmen, insanlarla birlikte yapılan bir eyleme olmamalıdır.” Buradan yola çıkarak bize rakiplermiş gibi gösterilen ama birbirlerinin kötü kopyaları, özenenleri olan tarafların iş yapış şekilleriyle aramıza bir çizgi çekebiliriz.

İnsanlarla yapılan bir eylemi insanların üzerine basarak da yapabilirsiniz. Ötekiler ve düşmanlar üreterek yukarda olmanızı anlamlı kılacak gerekçelerle meşruiyet zemininizi sağlamlaştırabilirisiniz. Ancak bunun için bazı tavırları kanıksamış olmanız gerekir.

-En basitinden yalan söylemeniz ve sizi destekleyenleri aldatmanız gerekecektir.

-Bununla birlikte beraber saf tuttuğunuzu beyan ettiğiniz insanlar için lütfeden yani verdiğinin sahibi olan olmalısınız. Zira yapıp ettiğiniz şeylerin anlamlı bir yere değmesi için sizi diğerlerinden farklı kılan bir vasfa sahip olmanız gerekir. Birilerinin sahip olduğunu zannettiği şeylerin örgütleyicisi olmanız gerekir.

-Sizin gibi bir şeyleri temerküz edenleri korumanız gerekir. Size hiçbir yararı olmayan düşkünleri, yetimleri ve savunmasızları korumak size katkı sağlayan bir şey değildir.

-Yönettiklerinizi doğrudan ilgilendiren kritik kararları gizli kapılar ardında güvendiğiniz insanlarla almanız gerekir. Şeffaflık, sizin gibi başkalarının çıkması için alan açacağından sahip olduklarınızın elinizin altından uçup gitmesine neden olabilir.

Mevcut politik atmosferde neredeyse normal hale gelmiş olan tavır üç aşağı beş yukarı böyledir. Alternatif bir siyasi zemin en azından bu tavırların zıddını benimsemelidir.

Genel olarak bize “Erdoğan düşmanlığı yapıyorsunuz.” denilerek yapılan itibarsızlaştırma gayreti aslında bir eleştiri ve muhakeme zeminin boğma çabasından başka bir şey değil. İktidarı mukadder olana böyle kızmanın düşmanlıktan başka bir açıklaması olmamalı kanaati üzerinden gelen bir yüklenme hali bu… Aksine genel kızgınlığın asıl sebebi, benimsenemeyen bir tavra karşı olmaktır. Bu düşmanlık kartını sürekli önümüze sunanlar muhtemelen açıktan yapamadığı teslimiyet beyanını gündem dışında tutarak sağlamaya çalışan zayıf bir karakter içindeler yada bir tavrın kırmızı çizgilerini alenen şekillendiremeyi biz beceremiyoruz.

Burada unutmamamız gereken Müslümanlar için asli olan nedir ve isyan eden kimdir? Gücü elinde toplayan, yalan söyleyen, yoksulla saf tutmayan, yetimin hakkını korumayan, kendisinden başkalarının hayatını ilgilendiren kararlarda sadece kendi bildiğini okuyan, istişare etmeyen… Bunlar Peygamberin sünnetine isyan etmiş olanlardır. Artık her kimse onlar…

Biz herhangi birini tercih etmek zorunda değiliz. Hepsine cephe alır ve ilk taşı en güçlü olanına atarız ve eşitler arasındaki bir ilişkiyi gözetiriz.

Vesselam.

Bedri Soylu