İnsanlıktan Çıkmadan Önce…

İnsanlık’tan Çıkmadan Önce…

Türkiye’nin coğrafyası İle birlikte yaşadığı süreç Suruç Katliamı ile yeni bir aşamaya ulaştı. Zaten öyleydi ama Suruç’a yaşananlar, bize bir kez daha insanlık dışı vahşi iç savaşların  yaşandığı bölgenin tam da içine içinde  olduğumuzu hatırlattı.

Bölgemizde  Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen sınırlar ,Filistin Sorunu, Batı varlığı gibi arka plan gerçekler Afganistan ve Irak’ta yaşanan işgallerle güncellendi. Yarı yapay ,otoriter devletlerin  çökmesi bölgeyi yerel, bölgesel ve uluslararası güçlerin iktidar savaşları alanına çevirdi.

Bölgenin ekonomik ve sosyal gerçekleri ışığında, politik güçler için toplumsal zeminlerini büyütme açısından dayanılacak toplumsal gerçekliklerin, dini,mezhebi , etnik  kimlikler ve karşıtlıkları olduğu açıktır.Belli  bir “modern demokrasi “geçmişi olan ülkemizde bile ana siyasal akımların belirli kimliklere dayandığı gerçeği göz önüne alınırsa bunun bölge ülkeleri için çok daha  belirgin olması anlaşılırdır. Bu gerçeklik iç savaş koşullarında çok daha da  kışkırtılmış ve politik taraflılıkların tek zeminini din ve etnisite  oluşturmuştur. Aynı din ve mezhebe mensupların arasındaki politik tutum farklılıkları dahi kendini farklı dini yorumlar olarak tanımlamakta, diğer eğilimler bu temelde dışlanmaktadır.

Türkiye’de , asker/sivil bürokratik vesayet rejiminin önemli ölçüde zayıflaması, sivil siyasetin güçlenmesi ve demokratik gelişme için önemli bir potansiyel oluşturdu. Fakat bu dönem aynı zamanda Türkiye demokrasisi için önemli riskleri de içeriyordu. Gerek soğuk savaş sonrası dünya gerçekliği gerekse yukarıda bahsedilen İslam coğrafyasında yaşanan gelişmeler kültürel kimlikleri öne çıkarıyor,kamusal yaşam içinde güçlü görünürlük sağlıyordu.

Güçlenen sivil siyaset , ya önceden bastırılmış olan bu toplumsal farklılıkların eşit olarak birlikte yaşama ortamını güçlü hukuk, demokrasi ve özgürlükler rejimi ile geliştirecek ya da  bu farklılıklar demokratik gelişme yolunda ciddi bir soruna dönüşecekti.

Halkın büyük desteği ile iktidarı alan AKP, başlangıçta Türkiye ‘deki otoriter güçlere karşı Batı ve liberal güçlerin desteği için demokrasi yönünde adımlar attı.Kürt ve Alevi sorununu de cesaretle ele aldı ve sınırlı da olsa bazı ilerlemeler sağladı. Fakat bu yöndeki zayıf adımlar bir süre sonra yavaşladı ve durdu. Daha güçlü iç iktidar ve  bölgede hesapsız  güç olma ihtirası  T.Erdoğan ve AKP yönetimini kendileri için en kolay ve “etkili” olana yöneltti. Sünni İslamcı kimlik siyasetinin dozu giderek artırıldı ,  devlet eliyle dindar nesil yetiştirme amaçlı toplumsal mühendislik uygulamaları öne geçti.

Bölgesel gelişmelerin de etkisiyle güçlenen Kürt kimlik siyasetini, sınırlı haklarla Sünni İslamcı parantez içine almak mümkün olmaktan çıktıkça, Kürt politikası da değişmeye başladı. Sünni İslamcı  siyaset, Sünni – Türk siyasetine doğru evrilmeye başladı. Bu tutum son seçim kampanyasında  özellikle de Erdoğan’ın şahsında zirveye çıktı.

Kürt Sorununda çözüm süreci durmuş, yer yer çatışmasızlık bozulmaya başlamış, Alevi sorunundan söz edilmez olmuş  ve Hükumet oluşturma zorlukları yaşanırken,  Suruç Katliamı ve ardından iki polisin PKK tarafından infazı olayı yaşandı.

Yaşadığımız tablo giderek kararıyor ,Balkanlaşma veya Suriyeleşme yolunda ilerlemeye devam ediyoruz. Son yıllarda artan ve seçim kampanyasında çok hız kazanan politik tarafların birbirlerini ağır sözlerle itham etme tutumları artarak devam ediyor.

Bazıları AKP eşittir İŞİD  sözünü diline dolamış, bazıları yasal Kürt Hareketine 90’lı yılları hatırlatmakta, bazıları ülkede Türk’ten başkasını tanımam demekte , bazıları da Laik rejimi savunan Sünni Müslümanları  “gavur” ,Alevileri “katli vacip” kategorisinde ele almakta . Çatışan tarafların toplumsal algısı giderek politik olandan ontolojik olana yer değiştirmekte, politik kaygılar ve tehditler  yerini  kimliksel beka kaygısına terk etmekte.

Her savaş İnsanlıktan çıkarır. İç savaşlar bunu daha da derin şekilde yapar. Çatışma arttıkça her tarafın toplumsal kesimi içinde en hızlı silah kullananlar, en vahşi savaşanlar öne çıkar. Suriye de olduğu gibi      İŞİD  sanki Sünnilerin , Şebbiha ‘lar da Nusayri Alevilerin  temsilcileri gibi kabul edilir hale gelir. Sonunda, Küresel güçlere , emperyalistlere, tekelci kapitalist  soygunculara, firavunlara veya yüzde doksan dokuz için yüzde bire karşı , hak  mücadelesi için yola çıkanlar, kendilerini taraflarının Türk ,Kürt, Sünni veya Alevi  olduğu vahşi savaşın içinde bulurlar.

Şüphesiz ki baş sorumlu AK Parti Hükumetidir. Ama İnsanlık tan çıkmadan önce herkesin yapması gereken çok şey var. Öncelikli görev siyasi temsilcilere ve her görüşten sivil toplum örgütlerine, bütün kesimlerin kanaat önderlerine düşüyor.

Barış ve Adalet kilit kavramlardır. Ülke ve bölge kapsamında ele alınıp etrafında acil olarak yığınak yapılmasından başka yol yok.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir