İslam ve Sol Üzerine

Dost bi-perva, felek bi-rahm, devran bi-sükun/Dert çok, hemdert yok, düşmen kavi, tali zebun(Fuzuli)

Bernard Shaw söyle diyor, ”Müşkülün müşkül üstüne, problemin problem üstüne yığıldığı dünyamızda Hz. Muhammed’in meseleleri bir kahve içimi rahatlığında çözmesine insanlığın çok ihtiyacı var.” Teori öncelikle meseleleri sadeleştirmek, karmaşıklığın içinde bir düzlüğe çıkmak içindir. Einstein’ın yaptığı gibi ‘mc2’ yapmaktır. Kolaylaştırmak ve yaşanabilir bir zemin yaratmaktır. Peygamberimizin tarzı da böyledir. En zor meselelere kısacık cevaplar verir. ‘Namaz kıl ve dosdoğru ol’ der. Sünneti Kuran’ın yarattığı varoluşsal gerilimi rahatlatan bir merci olarak görmek lazım. İnsan aklının alamayacağı bir bilgiyi, vahyi nasıl yaşama aktaracağımızı bize öğreten sünnettir. Sünnet ne yapmalı sorusunun somut hayatta cevabıdır. Kuran ise asla kendi başımıza kavrayamayacağımız bir büyük düzeni bize metaforlarla, sembollerle anlatan ve bütün zamanlarda geçerli bir mucizedir. Kuran bütün yoğunluğuyla beraber sadedir. Kimilerine basit gelmesi bu sebepledir. Allah insana merhamet etmiş ve dehşet büyük soruların cevabını kitabında vermiştir. Kendini Kuran’a açan insan sonsuz bir denize girmiş olur. Kuran kendisini, “Her şeyden misal getirmiş bir kitap” olarak tarif eder. Demek ki Kuran’ı bir misaller, semboller hazinesi olarak okuduğumuzda aradığımız her şeyi orada bulabiliriz. Kuran’ın anlamı ortada ayan beyan sunulmuş değildir. O derinlerine inilmesini bekler.

 

19. asra geldiğimizde ‘Gazali barışı’nın dünyaya sunacağı bir nefes kalmamıştı. Gazali barışı devlet aklının kelam ve fıkıhla ve bunların bir üst belirleyeni olarak tasavvufla ilişkisi hakkında bütünleştirici bir vizyon sunar. Yani Gazali barışı kendi içinde ve dönemi itibariyle tutarlı bir bütündür. “Gazali barışı bir medeniyetin kendi bilişsel atmosferi içinde bir zirveyi temsil eder ve meyvesini sufi Osmanlıların emperyal barışı olarak vermiştir” diyor Esat Arslan. Şunu ekliyor, ”Gazali barışının özsel bir unsuru olan saltanat sisteminin modern dönemle beraber ilelebet dirilmeyecek bir şekilde sonlandırılmış olması yeni bir akletmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu akletme gelenekle hesaplaşmayı zorunlu kılar, fakat reddetmeyi gerektirmez. Geleneğin doğru kavranılması ve bir miras olarak değerlendirilmesi için onu kendi yaşam evreni içinde değerlendirmek doğru olur. Gelenek kendi yaşam evreni içinde tutarlı ve anlamlıdır. Fakat bizim yaşam evrenimize doğrudan nakli komik olacaktır. Böyle düşündüğümüzde Gazali’nin dev bir kafa olması bizim için bir sorun değildir. Onların omuzlarına basarak kendi yaşam evrenimizi anlamaya çalışmalıyız.” Bediüzzaman “İslam ümmetindeki bütün kötülüklerin kaynağı istibdattır” diyordu. Gazali barışının egemen olduğu dönemi Muhekamat’ında “istibdatın hakim olduğu ortaçağ” diye aşağılıyordu. Bediüzzaman’ın kendi zamanından yola çıkarak İslam’ın yaşadığı krize karşı giriştiği düşünsel cehd onun gelenekle hesaplaşmasını zorunlu kılmıştır, fakat reddetmesini değil. Bediüzzaman’ın, Fazlurrahman’ın, Muhammet İkbal’in çabasında yeryüzüne ait bir akletme görülür. Esat Arslan’ın deyişiyle, ”Mahiyeti Allah tarafından yeryüzünün halifesi olmak kılınmış insanın Allah’la sahih ilişkisi öyle görünüyor ki,yeryüzü ve yeryüzüne ait(seküler) bir akletme dolayımından geçiyor…Kuran kendi hakikat iddiasını kanıtlamada hiçbir metafizik kurguyu değil, doğada ve tarihte cereyan eden hikmeti akleden ve anlayan seküler aklı hakem olarak sunar. Seküler akletme/anlama yetisi ve fıtratın felsefi karşılığı eksiksiz ve fazlasız olarak Aydınlanma’nın akıl ve doğa kavramlarıdır. Aradaki tek fark, Aydınlanma düşüncesinde akıl ve doğa,kendi iç ilkeleriyle donmuş bir ezeliyete sahip olarak vehm edilirken, İslam’da her ikisi de birer tohum gibi dal budak salabilen, yeşerebilen, çiçek ve meyve verebilen yaşam sahibi kendiliklerdir.”

 

Gelenekte beş yüze yakın doğrudan hüküm bildiren ayetten bir fıkıh türetilmiş, doğrudan hüküm bildirmeyen ayetler üzerinde hüküm çıkarmak bakımından bir derinleşme olmamıştır. Oysa Kuran bir semboller, misaller hazinesi olarak okunduğunda ve ayet-ayet değil pasaj bütünlüğüyle anlamlandırıldığında bağrında bugünü anlayabileceğimiz nice hükümler taşır. Ancak edebi özelikleri, metaforları, deyimleri vb. dikkate alındığında anlamsız görünen kıssalar bize çok büyük olanaklar sağlayan bir hazineye dönüşür. ”Nuh kavmi sınıfçı olduğu için, İslam mesajını kabul etmez. Hud’un toplumu militaristtir. Semud ise endüstriyalist/şehirli bir toplum olarak “deve”de sembolize edilen göçebeyi ve doğayı iğdiş eder. Lut kavmi şehvetinden helak edilir. Şuayb’in kavmi Marx’ın tahlillerini hatırlatır tarzda artı değere el koyan, eşyayla ilişkisini hükmetme üzerinden kuran, Hart’la Negri’yi düşündürecek derecede “akışları kontrol eden” bir kavimdir, kapitalisttir. İbrahim bir din adamları sınıfına başkaldırır.”(Esat Arslan,Tamamlanmamış İslam Yazıları,s.109,110)

 

İslam’ın siyasal bilinçten kopması sebebiyle bazı ifadeler hep hukuki bir norm olarak yorumlandı. ‘Fekku ragabeh’, hukuken köleleri azat etmek anlamıyla sınırlandırıldı.Oysa Kuran’ın anlam bütünlüğü içerisinde boyunduruğu kaldırmak, insanların iktisadi, siyasi, cinsiyete dayalı ve kültürel tüm baskılardan, hiyerarşilerden ve aşkın belirlenimlerden kurtarılması anlamına gelir. Geleneğin kendi yaşam evreninde dipdiri, yaşayan bir bütünlük ve anlam ifade eden ayetler, bugün sıkıcı tekrarların, ritüellerin ne manaya geldiği kimse tarafından bilinmeyen adetlerin bir unsuru haline gelmiştir. Siyasal idealin İslam aklından kopması ve dinin sadece günlük hayatın folklorik bir unsuruna indirgenmesi daha önce yaşamın anlamlı bir parçası olan ve insanı inşa eden ritüelleri bugün manasız bir tekrara dönüştürmüştür. Oysa namaz, oruç, zekat ancak Kuran’ın ideallerinin mücadelesinin verildiği bir toplumsal yapıda anlam kazanır. Bunlar insanın özgürleşmesinin, boyunduruklarından kurtulmasının bir aracı olur. Kendi başına tanrıyla pazarlık yapılan bir araç değil. Bu bakımdan siyasal İslam’ın yok edilmesine değil, İslam’ın daha da siyasallaşmasına ihtiyaç var.

 

Bu siyasallaşma tarihsiz ve yurtsuz bir siyasallaşma değil de, bu toprakların birikimlerinin değerlendirildiği, kökleri burada olan İslam ve solun yeni bir birlikteliği olarak inşa edildiğinde kapitalizmi aşacak insan yüzlü bir geleceğe adım atabiliriz.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir