İslamcı Hasso

Meşhur hikayedir ve farklı versiyonları sürekli anlatılagelmiştir. Mardin’de vakti zamanında Sünnilerin, Süryanilerin ve Yezidilerin yaşadığı bir köyde üç genç arkadaş gezinmektedir. Acıkırlar ve zamanında köyün ortak malı olan ve sonrasında köyün Sünni, iri kıyım, pehlivan ağası tarafından işletilmeye başlanan bostanının yakınından geçmektedirler. Bahçenin eskiden ortak malları olduğunu bildiklerinden çekinmeden girerler bostana… Bir güzel karınlarını doyururlar. Uzaktan atıyla ağa onlara doğru yaklaşmaktadır. Önce gür sesiyle, kızgın şekilde bağırır, zira uzaktan seçememiştir üç gencin bostanda olduğunu. Ortam gerilir. Ağa, ağalığına halel getirmemek için sakince gençlere yaklaşır. Bir yandan da bu enerjisi yerinde üç gence nasıl davranacağını hesap etmektedir. Köyün gençleri olduğundan tanımıştır. Bunlar, Sünni Hasso, Süryani Gebro ve Yezidi Cerco’dur. Usulca yanlarına yaklaşır. Gençleri yaptıklarına pişman etmelidir. El koyduğu mala izinsiz girmişlerdir.

Ağa önce Yezidi’ye döner. “Bre dinsiz imansız, bu Hasso benim Müslüman kardeşimdir, Gebro da İsa Peygamberimizin ümmetindendir, onlara bir değil on bostan helal olsun. Senin neye inandığın belli değil. Ne hakla benim bostanıma girersin!” der ve bir güzel döver. Hasso ve Gebro kendilerine dokunulmadığından ses etmezler Cerco’nun dayak yemesine. Seyrederler. Yezidi’yi dövüp paketledikten sonra Ağa, Süryani’ye döner.

“Bu Hasso benim din kardeşim, malımız canımız bir, peki sana noluyor, ne hakla benim bostanıma girersin? Zaten düzgün bir adam olsan Allah’ı üçe çıkarmaz, İsa peygamberimizi oğlu yapmazdın!” der ve bir güzel onu da pataklar. Hasso yine ses etmemektedir. Süryani’yi gönderdikten sonra Hasso’ya döner.

“Ulan sen de Müslüman olacaksın, din kardeşi dediğin Müslümanın malına sahip çıkar, gavura yedirtmez!” diye girer ve Hasso’yu çok daha güzel pataklar.

Ağa tarafından bir güzel dayak yedikten sonra köye doğru kan ter içinde varan Hasso’yu gören kahve ahalisi merakla sorar. “Ula Hasso noldu sana böyle, kim dövdü?” Hasso güç bela, sesi çıktığı kadar tekrarlar: “Yezidi’yi koruyacaktık, Yezidi’yi koruyacaktık…”

Bu hikayenin bir çok farklı anlatımı var. Ağızdan ağıza dolaşır. Bu toprakların kadim anlatılarından biridir. Çocukken dayımdan dinlediğimden beri unutmadığım bir hikayedir. Maalesef ülkemizdeki siyasi mücadelelerin ve tavır alışların kadim zamanlardan kalma bir tekrarıdır. Her yerde ve her zamanda da böyle midir tam bilmiyoruz ama yakın tarihimiz bu hikayedeki anlatıya paralel tasfiyelerle ve temellüklerle doludur.

Her gelen sulhu, düzeni ve adaleti tesis iddiasıyla gelir ve her gelen üstüne konduğu bostanın kendi lehine muhafazası için gençleri birbirine düşürür, teker teker döver ve en büyük dayağı sessiz kalan/destekleyen son kişi yer.

Şimdikilerin düzen ve adalet sağlama iddiasıyla giriştikleri ilk hesaplaşma Ergenekon Davasıydı. Sorasında çoğu sanığı beraat ettirdikleri davada gayrı hukuki bir usül ile bir çok insanı mağdur ettiler ve davayı da gerçek bir hesaplaşmayla neticelendirmeden bitirdiler. O dönemde “davanın işleyişi hukuki değil ve asıl hesaplaşma bu davada konu edilmiyor” eleştirilerini yapanlara “namert”, “ergenekoncu musun sen” gibi yaftalamalarla saldırdılar. Geniş kitlenin homurdanmasını da “büyük hesaplaşma bu bizim yaptığımız” iddiasıyla engelleyip desteklerini aldılar. Üç beş kişinin muhalefeti de duyulmadı ve maalesef bastırıldı.

Gezi İsyanı sürecinde, sözümona İslamcı/İslami mahallenin bize yaptığı eleştiri aşağı yukarı şunlardı: “Kimlerle birlikte saf tuttuğunuz önemli”, “Onlar solcu, ateist, darbeci ulusalcılar… Müslüman, müslümanla saf tutmalıdır!”, “Başörtülü bacımın üstüne işediler”, “Camide içki içtiler” Bu dil sol/seküler çevrenin düşmanlaştırılmasına odun taşımış ve sözlerini dinlenmez kılmıştır. Mahalleden onlara destek olan azınlığı ise uzaklaştırmak için işlevsel argümanlar olmuştur.

Sonra “devleti ele geçirmeye ve bizden olan İslamcıları devirmeye çalışan paralel terör örgütü” denilerek dövülen Gülen cemaatine sıra gelmiştir. “Bunlar evvelden beri bizim İslamcıları hep küçük görmüştür. Bize hayat alanı bırakmamıştır. Oh olsun onlara!”dır artık. “Kasetçi bunlar, bizi dinliyorlar.” Hatta Gezi’deki tüm günah onlara yıkılmaya çalışılmıştır.

Sonra Kürt hareketine sıra gelmiştir. Zira barış görüşmeleri oy kazandırmamaya başlamıştır ve hatta o kadar ileri gider ki bu adamlar “bizim iktidarımızı zayıflatarak koalisyona neden olurlar.” “Parti olarak seçime girmek de neymiş, deviriyorum masayı!” Düne kadar beraber deklarasyon verdikleri, masaya oturdukları, bazı konularda anlaştıkları, liderleriyle mutabakata vardıkları bir hareketin hepsi birden hain ilan edilir. Tüm taban, makbul olmayan Kürdün üstüne hunharca salınır. Tetikçiliği ise kalemşör “İslamcılar” üstlenmiştir..

Bitmedi. Akademisyenler vardır sırada. Kürt hareketinden olmayan, kültürel alanda sözünün bir gücü olan ve hala kontrol edilemeyen karanlık “aydınlar” kalmıştır. Onlara da saldırılmalıdır. Zira büyük büyük ataları Menderes’in devrilmesi için bu kökü dışarda hain “aydın” bozuntuları gençleri kışkırtmışlardır. Menderesin ifadesiyle bu “kara cübbeliler”in kışkırtmasıyla başlamıştı her şey. Dilleri çok uzamadan bastırılıp susturulmalıdırlar. Hafıza bu unutmaz!

Peki sıra kime gelecek. Beyimiz sırayı kime verdiyse ona gelecek tabi. Belki liberaller, belki sermaye, belki asker, belki bürokrasi… ara kademeleri zamana yayabilir ve çoğaltabiliriz. Beyimizin kızgınlığına göre şekillenecek bir süreç bizi bekliyor. Ancak en son kime geleceğinden eminiz. En son Hasso’ya sıra gelecek. Hasso’nun nasıl bir dayak yiyeceğini ise az çok kestirebiliyoruz. İlkeler ve değerler diyerek yola çıkan ve sonra “bizden bu ağa” denilerek teslim olanlar kimlerse onlara sıra gelecek. Yezidi’yi korumaları gerektiğini hatırladıklarında iş işten geçmiş olacak.

Bedri Soylu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir