İslamcılık, Terör ve Devletleşme Garabeti

“kardeşler! ” deseydim “kardeşlerim! ”
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
bakın yaklaşıyor…”

İsmet Özel

Bu yazıyı tevarüs ve sonrasında teberri ettiğim geleneğin içine düştüğü çelişkiyi tanımlamak için yazma ihtiyacı hissettim.

İslamcıyım dediğim zamanlardaki terör eleştirilerini hatırlıyorum, o zamanlar “PKK devlet politikalarının sonucunda ortaya çıkmış bir şiddet örgütü” idi ve buradan yola çıkarak “devleti değiştirmek” lazım denirdi. Şiddetin ortadan kalkması için kaynağını kurutmak gerekiyordu. İslamcılar “devrimci” çizgiyi kurarken devletçi bir ağız kullanmazdı. Görece olarak yatay yapılanmalardı. En dikey yapılanma olan devlet mekanizmasının değişmesi için bütüncül bir devrim yapmak gerektiğini söyleyenler hiç de az değildi. Oy kullanmak şirkti, Kemalizm de ancak devrimle ortadan kaldırılabilirdi.

Özellikle daha “görünmez”, ele avuca gelmez karakterdeki bu yapılar zaman içerisinde legal ve kayıt altındaki yapılarla hiyerarşik düşünmeye ve eylemeye başladılar. Dernekler, vakıflar vb. kurumlar ihdas ettiler. Ayrıca Selametçi geleneğin aldığı büyükşehir belediyeleri üzerinden kamu imtiyazının da tadına vardılar.

İslamcı mecralar ve halkalar sistem için tehlikeli bir hatta geziniyorlardı ve herkesi kuşatan bir söylemin arayışı içindeydiler. Özellikle 90’lı yıllarla birlikte başlayan tartışmalar, bu ülkede dışlanmış ve gizlenmek zorunda kalan Alevi camiasının açılım gayretleriyle paralel bir görüntü ortaya koymaktaydı. Madımak ile birlikte bu tartışma ve belki kaynaşma zemini ortadan kalktı ve İslamcılar aslında o kadar da kötü niyetli olmadıklarını anlatmak meşgalesine düşer hale getirildiler. Aleviler, İslamcı kelimesinden tiksinir hale geldiler. İslamcılar ise bir faili meçhul olan Başbağlar katliamı sonrasında devletin hedef gösterdiği kişilere küfreder hale geldiler. Artık kamplaşma ve düşmanlıklar daha fazla gündem olmaya başlamıştı. Madımak gibi bir vahşeti hiç kabul etmeyen ve edemeyecek olan bu “bağımsızlar”,  sistem içerisinde bir şekilde kendisine yer bulabilmiş ve anlaşmaya varabilmiş geleneksel yapıların yarattıkları toplumsal tahribatın yükünün altına girmek durumunda kalmışlardı.

Görece olarak fikri tartışmalar nedeniyle derinliği ve bir tavrı olan bu kadrolar, AKP’ye mecbur bırakıldığımız süre içerisinde kademe kademe sistem baskılamaları ve Milli Görüş geleneğinin büyük siyasetteki rol alışı gibi durumlar nedeniyle konuşamaz ve konuşsa bile dinlenmez hale çoktan gelmişlerdi. Ancak yeni gelenin tanımlanması ve teorize edilmesi görevi geleneksel kadroların yetersizliği nedeniyle bu çevrelerden çıkan yazarlara kaldı. İster istemez süreç içerisinde İslamcı gelenek son on yıl içerisinde kendisini anlamlı kılan değerlerden uzaklaşarak ve gömleği sonrasında teslim olduğu siyasal hattan daha yavaş şekilde değiştirerek AKP siyasetine angaje olmuş oldu.  Bu süreçten azade kalmayı başarabilen çok az yazar ve fikir çevresi etkisini büyük oranda kaybetmiş şekilde kendi çeperlerine çekilmiş durumdalar. Ancak hala bu anlamda AKP siyasetine kayışlar, derinleşen onca ilkesizliğe rağmen, yavaş kanıksamalarla devam ediyor. Haksöz(Özellikle Haksöz çevresinin toplu bir tetikçiliğe evrilmesi ve bu rolü devraldıktan sonra ilkesizliği kanıksamış bir yapının savrulmalarını savunmak zorunda kalarak içine düştükleri hal hayli dramatik oldu) ve Malatya Ekolü’nün sermayesini tüketen Malatyalılar grubu gibi erken dönem tetikçileri zaten oluşmuştu. Bunların yanı sıra daha ilkeli bir yerde duran Mustafa İslamoğlu ve Yıldız Ramazanoğlu gibi bağımsız görüntü çizen düşünürlerin son günlerde her gün devlet tarafından terör bahanesiyle Kürtlerin katledilmesine ses çıkarmamaları, ses çıkaranların beyanlarını devlet diliyle yanlışlamaları ve iktidar lehine bir  değerlendirme yapmaları bu bağlamda hayli manidar.

Kendi adıma zamanın ve iktidarın kirlettiği ve hakikate dair az/çok anlam taşıyan bir meşrebin sahiplenicisi gibi hareket etmemeyi tercih ederim. Bir şeyi aslına “rücu ettirmek” gibi bir görevim olduğunu düşünmüyorum. Güzel olana dair söz sözleme sorumluluğunun ve sahici bir saf tutmanın, etiketlere ve belli bir yaklaşıma mensup olmak gibi bir zorunluluğunun olmadığını da biliyorum. Kirletilmişi temizlemeye çalışırken esas meselenin gözden kaçmaması gerekiyor.

Açıkçası herhangi biri, devletin bunca kirli geçmişine ve yalanlarıyla birlikte önüme yaşanan çatışmalarla ilgili devleti suçlayan ve “barış imkanı için devlet yetkililerine seslenen bir bildiri var. İmzalar mısın?” iddiasında olan bir bildiriyi hiç okumadan imzamı atardım. Bunu Müslüman olmanın bir dayatması olarak gördüğüm için yapardım.

Anlayabildiğim kadarıyla Müslümanlık, büyük zalim ile küçük zalim arasında ortada bir pozisyon almak değildir. Zalimlik sadece örgütlere/organizasyonlara yüklenebilecek bir şey olmayıp birey olarak insan tekinin de içinde barındırabileceği ve kimi zaman karşımıza çıkabilecek bir haldir. Eğer meseleyi bir bütün olarak zalimliğe karşı bir tavır gibi değerlendirirsek, gündelik hayatta sistem kaynaklı olarak karşımıza çıkan sorunlar için anlamlı bir politik tavır ortaya koyamayız. Tartışmayı bu minvalde devam ettirmek laf kalabalığından öte bir şey değildir. Toplumun genelini ilgilendiren fitneler için deterjan temizliği sterilliği hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Kuran “Fitne kalkıp din yalnız onların oluncaya kadar, onlarla savaşın” der. Fitne burada çoğul değildir. Eğer mevcut fitnenin kaynağı bir halkın haklarının yetkililer tarafından görevi icabı sağlanmaması ve bu halkın duygularına ve öfkelerine neden olan kırılmalar ise burada fail sonuç olarak ortaya çıkan taban tepkisi olamaz. Aksinin beyan etmek zalimliği ile meşhur bir geleneğin aklanması çabasından başka bir şey değildir. İslamcı olsun Müslüman olsun eğer ilkeler temelli bir yaklaşım içindeyse her birey bu duruma karşı tavır almak durumundadır.

Örgütler iş yapış şekillerini benimseyebildiğim yapılar olmadı hiç. Devletler ise en dikey örgütlenme modelidir. Özellikle bu coğrafyanın haklarına tarih boyunca genel olarak zulmeden bir örgütlenme olarak sicili hiç de temiz olmayan bir teşkilatlanma… Modern devlet ise her ne kadar demokratik haklar ve yasalarla denetim altına alındığı iddia edilse de tarihin en tahakkümcü yapısı olarak hayatımızda duruyor. Bunca güce ve kontrol imkanına rağmen, düzen sağlama iddiasıyla, halka memur olmakla görevli olması gereken devlet teşkilatını kontrol eder hale gelenlerin kabahati yanında herhangi bir örgütün kabahati(iç infazlar, tasfiyeler, halk adına yargılamalar vb. bir çok kabahat dahil) devede kulak bile değildir. Canı istediğinde istediği gibi hareket eden, hukuku koruması gerekirken hak-hukuk bilmeyen, mafya örgütleriyle iş tutan paramiliter bir yönetime tek kelime laf etmeden ölüm tehdidi alanlara, yanlış yada doğru inandığı şeyler için ölenlere laf etmek bana Müslümanca gelmiyor. Üstelik İslamcıların dün aldıkları tavır ile de çelişiyor. Yönetenin namaz kılıyor olması yaptıklarını temizlemeye yetmiyor.

Hülasa yaşadıklarımızı Talut ile Calut kıssasında, nehirden geçerken ihtiyacından fazla su içen ve çölden geçerken, günden güne azalan ordunun haline benzetiyorum. İslami hassasiyeti taşıma gayreti içinde olanların azalarak devasa cüssesiyle bizi karşılamak için bekleyen Golyat’ın ordusuna yaklaştığını hissediyorum. Umarım yolda kalanlardan olmayız.

Son not: İslamcılık üzerine eleştirilerim daha esaslı bir yerden olup, İslamcı olmayımışımın nedenlerinin bu yazıya sığmayacağını ayrıca belirtmeliyim. Sapmanın özetle, modernizm tepkiselliğiyle şekillenen bir yanlışlık olduğunu ve daha uzun bir metinle izah edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Vesselam.

Bedri Soylu