İsmet Özel: Dil İle İkrar 

Şu Allah’ın İşine Bak

İmana erişmek için dil ile ikrarın kâfi gelmeyeceğine ben kaniim, siz de kanisiniz. Ben kalp ile tasdikin şart olduğunu biliyorum, siz de biliyorsunuz. Aynı şeye kani olduğumuz, aynı şeyi bildiğimiz halde aramızda imanın mahiyeti hakkında bir müşterek doğdu mu? Doğmadı. Hem birbirimize tebşir edebileceğimiz, hem de sair eşhas karşısında tebarüz ettirebileceğimiz bir habere ulaştık mı? Ulaşmadık. Kanaat beraberliği bizi aynı çizgideyiz diyecek yere kadar ilerletmedi henüz. Okuduğunuz yazının şu anına kadar iştirake değer bir şey doğmadı ise, şuncacık zaman içinde dile getirilmiş sözler sebebiyle ne oldu peki? Şu oldu: Siz ve ben yürünebilecek bir yol olduğu sezgisi içinde bulduk kendimizi. İçimizden “Dur bakalım” dedik, “buradan bir şey çıkacak; ama ne?” Şimdilik sözlerin nereye varacağı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Yine de sözler vasıtasıyla birtakım işlerin döndüğüne, birtakım işlerin sözler vasıtasıyla döndüğüne ve sözlerin ortaya bizi bir yere götürmek üzere çıktığına dair bir fikrimiz var. Fikrimizin ne olduğunu tekrar edelim: Sözler işleri döndürüyor; araya hiç söz sokmazsak hiçbir iş dönmüyor; sözler bizi, biz insanları sevk ediyor.

Aklımızın zıddına bir gidişi reddettiğini hesaba katmadan devam edemeyiz. İşlerin kendiliğinden döndüğünü fark edip de dönen işlere söz yetiştiriyor değiliz. Hangi türden olursa olsun bir işi hareket halindeki sözlerin arasına sokmamız halinde kaybeden ve kaybolan tarafın söz olduğunu görüyoruz. Neye yönelmiş olursak olalım yön ancak sözle var. Sözü değiştirmeden yönü değiştiremiyoruz. Sözü varlıktan, varlığı sözden tecrit insan gücünün ötesinde. At başı ibaresi eşya ile söz arasındaki münasebetin at başı gittiğini ispat ediyor. Sözsüz fiil yok. Oluş demek söze kavuşmak demek. Söze dökmediğimiz takdirde kendi fikirlerimizin ne olduğundan kendimizin de haberi yoktur.

Var olduğuna kanaat getirdiğimiz ve adına “fikir” dediğimiz şey ne ola peki? O şeye fikir yerine “düşünce” desek tutumumuz daha yerinde olmayacak mı? Fikir ve düşünce derken aynı şeyden mi bahsederiz? Söylenişi yere ve zamana göre değiştiği halde kendisi hep aynı kalan şey insanın bilgisine açılmamıştır. Bu sebeple kör tuttuğunu öper. Sağır bu sebeple duymaz, bu sebeple yakıştırır. Bir şeyin yakıştırma oluşu canımızı sıkar; ama yakışıklıyı beğenir, giderek kıskanırız. Ayrı ayrı düşüncelerden kalkıldığı halde aynı fikirde birleşmek yadırgatıcıdır. Fikrin ve düşüncenin eş anlamlı olduğunu kabul edersek mütefekkir yerine düşünür veya düşünce adamı denmesini yadırgamayız. “Şunu demek istedi…” açıklaması bizi rahatlatır. “Madem onu demek istedi, o halde niçin öyle demedi?” sorusundan imtina ettiğimizde sebatı küçümsemiş oluruz. Karara varmış olmamız, kararsızlıktan kurtulmamız esası ifade etmemize yetmez. Esasın ifadesini otoritesine itiraz edemeyeceğimiz kaynakta buluruz. Bazı sözler yerlerini diğer bazı sözlere terk etmekle nezdimizde değer kaybına uğramıyorlarsa bir şeyin aslını umursama gücümüzü elden kaçırırız. Yani tefekkür imkânımızı kafa konforumuza feda ederiz.

Tefekkür imkânımız ve kafa konforumuz… Bu ikisi birbirine düşmandır. Sözlerin biricikliği tefekkür etmemize imkân verir. İnsanları fikirlere her sözün kendine mahsus sahası götürür. Bu sahayı helâlin ve haramın tespiti suretiyle tanırız. Fikirlerimiz her sözün kendine mahsus bir vakte ait olduğunu teşhise güç yetirmemizi sağlar. İktidar sarhoşluğuna kapılma tehlikesini fikirlerimize dayanarak atlatırız. Sözlerin özgünlüğü, kendi başınalığı, el değilmemişliği efkârlandırır bizi. İnsanoğlu için efkârlanmak vardır, düşüncelerlenmek yoktur. Fikirlerle örülmüş ideologi kendine varla yok arasında bir yer arar. Kafa konforumuzun ideologi ile başı hiç hoş olmamıştır. Buna mukabil teorilerin kafa konforumuza zarar vermediğini fark ederiz. Kafa konforumuzun bozulacağı korkusundan sözleri canımızın istediği şekle sokma temayülüne kapılarak bizden bekleneni tavsatırız. Yakınımızdakilerle sözlerin birinin diğeri yerine ikame edileceği hususunda uzlaşarak kafamızı rahatlatır, onun konforunu artırırız.

Aslına bakarsak birisi mutlaka mütefekkir, diğeri saltık düşünürdür. Mütefekkir ise düşünür değildir; düşünür ise mütefekkir değildir. Birini diğerinin yerine koyamayız. Biri diğerinin yerini tutmaz. Tıpkı münafığın mü’min yerini tutmadığı gibi. Kalp ile tasdik etmediği halde dil ile ikrara yelteneni münafık biliyoruz. Dil ile ikrar münafık için bir yelteniş olarak kalır. Dolayısıyla kalp ile tasdike hazırlanmamış ikrarın dil ile vuku buluşu da zaafa uğramış olur. Mü’min de münafık da “Şu Allah’ın işine bak!” sözünü ikrar edecektir. Bununla mü’min Allah’ın işine karışmanın kendi haddi olmadığına işaret etmiş olur. Münafık ise Allah’ın işi olarak müşahede ettiği ne ise onu benimsemediğini dışa vurur. Şu Allah’ın işine bak diyen mü’min her hal ü kârda mükellefiyetleri bakımından bir ikaza uğradığını kabul eder. Şu Allah’ın işine bak diyen münafığın tek düşündüğü vaziyetin lehinde tezahür ettiği zannıyla azami istifadeye bakmak; sıkıntılı bir vaziyet idraki halinde ise asgari zararla belâyı savmak olur.

Fikir sahibi olmak düzgün bir ifadedir ve lâkin düşünce sahibi olmak ibaresi topallar. Fikirli olunmaz ve fakat düşünceli olunur. Düşünceli olduğumuzda ne keyifli, ne de zil takıp oynar durumdayızdır. Dervişin fikri neyse zikri odur denilmiştir. Bu vaktiyle dervişliğin tebcili mânâsında söylenmiş bir sözdür. Yani bu sözü derviş kişinin düşünceyi dile bağlama işinde zorlanmadığının kabulü söyletmiştir. Şunu demek mümkündür ki, tasavvuf çerçevesinde veya modern adlandırılışını benimser isek sufizm aracılığıyla tekke dışındaki kafa konforu terk edilir; kafa konforu tekkede, tarikatta, giderek bir filozofun, bir gurunun beyanlarında ve nihayet bir arkadaş çevresinde, bir menfaat grubu içinde aranır. Şu Allah’ın işine bak!

İsmet Özel, 15 Ocak 2016

Anamdan Gayrısının Yalan Ağladığını Bildiğim Halde

Benim bir hamal olarak dille münasebetim ve bir yük olması hasebiyle dilin benimle münasebeti bunca yıl hangi şekli husule getirdi? Böyle veya buna yakın sualleri kendine sormayan insan yaşamanın ehliyetsiz yani kaçak yaşama oluşundan fayda uman insandır. Soracağız: Derya içre olup deryayı bilmezlerden biri miyim; yoksa beni de dil ile ikrar ettiklerimden ötürü bir derya saymak mümkün müdür? Ben de kendime soruyorum: Bu yazıları kendime yarasın, bir şekilde fayda sağlasın, kendi yarama merhem olsun diye mi yazıyorum. Yoksa yazdıklarımın işlerine yaradığını düşünen birileri var mı, hiç oldu mu? Marifetim isabetli bir yazı izlencesi ortaya çıkarma hududuna mı mebnî? Neyi yazıya geçirmekten umduğum ne? Meselâ bu kış sabahında  (20.01.2016) eve nereden girdiklerini anlayamadığım iki serçeyi benim dünyamdan çıkarıp kendi dünyalarına gönderme meşguliyetim yazmağa, kayda geçirmeğe değer mi? Zira iki serçenin hali bana hafızama nakşolmuş iki kadını hatırlatıverdi. Birinci Cihan Harbi arifesinde Söke’de Moralı dağındaki bir odaya annemin çocuklukla genç kızlık arasındaki çağına rastlayan günlerde sığınan biri âmâ iki ihtiyar siyahî kadını. Geldikleri gibi gittiler demişti 1902 doğumlu annem. Bir türlü nereden geldiklerini anlayamadığımız gibi nereye kaybolduklarını da anlayamadık.

Bir yerden gelip bir yere gitmenin yeryüzü yetkelerinin salahiyet dairesinde olmadığını fark edebilmek Müslümanların imtiyazıdır. Yeryüzü yetkeleri kendilerinde çevreye şekil verme iktidarı bulunduğu vehmiyle hareket eder. Onların hareketlerine uyum sağlayan herkes küfre düşer. Biz Müslümanların küfrü bir millet sayışımız tevekkül yüzündendir. Vekâlet verme vesilesiyle kârda mı, zararda mı olunacağı hesabının Avrupa’da meydana çıkardığı modernlik dinler üstü bir gerçekliğin aranılmasını kıymete bindirerek başarı kazandı. Müslümanlar modernliğe iyi gözle baktıkları kadar istiğnadan sıyrılma çabasını savsakladılar. Kendini müstağni sayan kâfirle arasına mesafe koyma endişesinden süratle uzaklaştılar. İlmiye sınıfı mensuplarının düşüncesine göre Medeniyet meşalesi Müslümanların elinden düşmüş ve Batı meşaleyi düştüğü yerden kapıp yükseltmişti.

Fark edebilmek, din günü şuuruna sahip olmak Müslümanların imtiyazıdır. Nâzil olur olmaz Kur’an-ı Kerîm’e olan itiraz her bakımdan şuurlanmaya itirazdır. Dünyada ne işimiz var? Daha doğrusu dünyada bulunuşumuz kasıtlı mıdır? Kâfirin fikrine göre geldiğimiz yerde şuur yoktu ve gideceğimiz yerde bizi şuursuzlukta/la yok oluş bekliyor. Müslüman bilinen insanlar dünya süsüne değer biçmekle kâfir fikrinde bir haklılık bulma ihtimaline kuvvet kazandırıyor.

Bunlar gibi birçok sebepler yüzünden ağyara lâf anlatma becerisine sahip değilim. Gerçi buna hiç talip olmadım. Dikkati sadece bir tarihte yazdıklarıma gıpta edenler çıktığı için çektim. Bu da şiirle oldu. Bundan ötesi bahis konusu edilecekse bütün işimin gücümün bizzat kendimi yola getiririm beklentisiyle ömür törpümün maliyetini kurtarma endişesi taşımaktan ibaret kaldığı bilinmelidir. Ömrümü önce sanatla ve akabinde siyasetle olan irtibatımdan başka bir şey törpülemedi. Ben bunu sarahatle ve bütün tafsilâtıyla biliyorum. Şiirle açılan yazı hayatımı düzyazıyla devam ettirmemin sebebi bu bildiğimi benden başkasının da bilmesini isteyişim midir? Elbette değil. Hâlâ kendimi yola getirmekle uğraşıyorum. Müslüman olarak ölmekten başka gayem ne kadar yoksa anlattıklarım sebebiyle neler husule geleceğine akıl erdirmemin de imkânı o kadar yok. Müslim olarak üzerime sarılmış yükün muhtevasına vâkıf değilim. Aldanışlarıma mı, yoksa uyanışlarıma mı istinaden yazıyorum? Ömrümün son deminde bu sualin tatminkâr bir cevabından her gün biraz daha uzaklaştığımın farkındayım. Bildiğim şey biri ortaya çıkmadan diğerinin meydana gelmediğidir. Tuhaf olan şu ki aldanma dalgasına kapılma lezzetiyle uyanış acısı duymam arasındaki münasebet yazma kolaylığı veriyor bana. İleri yaşıma rağmen suyu sıkılmış, posası kalmış duruma düşmeyişimin zehabından teselli buluyorum.

Dil ile ikrar etmiş olduğum, etmekte olduğum ve inşaallah son nefesimde ikrar edeceğim kelime-i şahadet posa olmadığımın izahıdır. Gençken suyu sıkılır olmayışım ihtiyarlığımda posaya dönüşmeyişime delil oldu. Aklım dünya işlerine ilk gençliğimde ne kadar erdiyse benden “Hamle et ya kâfir!” âvazından başka bir ses işitilmedi. Ömrümün hiçbir safhasında güçlülerin nazarında kullanışlı biri görüntüsü arz etmedim. Ömrüm boyunca bütün yaptığım güçlülerin işine burnumu sokmaktan ibaret kaldı. Böylesine bir delişmenlik kendimi de hayrete düşüren neticelere vardı. Hayretler içinde kaldığımı ikrar edeceğim.

Kulun dil ile ikrar edeceği kelime-i şahadet ise bir şairin hayat dalgasını tevhidin izharına mümasil sayma teşebbüsü densizlik olmadığı kadar nüfuz etmeğe müstahak sayılmalıdır. Bütün ömürlerde sırıtan leke, bütün ömürleri canından bezdiren çıban, bütün ömürlerin huzursuz edici ve/veya tatlı kaşıntısı dünya hayatında tahakkuk etmiş necat olacaktır. Kurtulmuşluğu peşinen hissetmek isteriz. Şiir bu hisse bir mazeret üretir. Sırf bu yüzden şairin dertlendiği husus dikkate değer.

İsmet Özel, 22 Ocak 2016

Onlar ve Biz

Bu yazıyı okumaktan bir fayda umuyor musunuz? Umuyorsanız ne fayda umuyorsunuz? Sizin umduğunuz fayda bu yazının yazılmasından umulan fayda mı? Yazan kişi olarak benim okuyan kişi olarak seni hangi bakımdan hesaba kattığımı düşünüyorsun? Yoksa benim seni hesaba katıp katmadığım hiç umurunda değil mi? Dil ile ikrar derdi taşıyan birinin bizatihi dilin ikrar ettiğiyle münasebeti fevkalâde önemli. 

Dil ile dile sığmayan bir şeyi ikrar ederiz. Dil ile ikrar ettiğimizin sahicilik kazanması ancak kalp ile tasdike ulaşıldığında vaki olacaktır. Melekler Âdem aleyhisselâmın kalbindekine secde ettiler. Nedir dile sığan? Şiirdir. Dile dil ile ikrar edilen değil, sadece dilin ikrar ettiği sığabilir. Dilin bünyesi tarih yükü ile yoğurulmuştur. İkrarı mümkün kılan diller canlıdır veya ölüdür. Kalbin tasdikine bırakılmış olan bizzat kalptir.

Okuyan yazanın kalbinden geçeni değil de kendi bildiğini okursa ön plana dilin ikrar ettiği çıkar. Beri yandan okumayı dil ile ikrar derdine iştirak sebebine bağlayanlar okumaktan sağlanan fayda ile yazının yazılmasından umulan faydayı birleştirmiş olur. Öyle ise sen ve ben aynı tarafta yer alıyoruz. Bir bizim taraf hâdisesinin içindeyiz. Eğer benim yazıyı yazış gayemle yazımın okunuş gayesi farklı gayeler ise yazımı okuyan bizden biri değil. Ağyar da okuyor demek ki yazımı. Benim yazımı beni teftiş niyetiyle okuyor. Ben yazıyorsam onlara olan husumetimden bir fayda umarak yazıyorum. Yazı hayatımın başka bir hikâyesi yok. Onlar benim yazdıklarımın kendi şartlandırmalarına hizmet edeceği kabulüyle benim yazmama rıza gösteriyorlar. Olan bitenin hepsi bile bile lâdese varıyor; ama bu yazı çizi işine başka bir yol bulmanın imkânı yok.

Hareketlerini şartlara ve şartlandırmalara uyarak tanzim edenler bizi şu veya bu şekilde şartlandırdı ve giderek şekillendirdi. Hâlâ mel’un şartlandırmalarını götürebildikleri kadar ileri götürme ısrarındadırlar. Biz onlara direniyoruz. Direnişimiz bizi İslâm değirmeninin döndüğü yere götürdü. Bizim biz oluşumuz direnişimiz mikyasındadır. Direnişimize fasıla vermemek, bizi şartlandırmak isteyenleri tesirsiz bırakmak için ne yapacağız? Şunu: Renkleri ve zevkleri münakaşa konusu yapacağız; başka hiçbir şeyi değil. Hem renkler ve hem de zevkler üzerinde hassasiyet ve titizlikle münakaşa edeceğiz. Bunu yapmadığımız için tarihte Türkler Türk’müş gibi yapıp deveyi hamutuyla yutanlar tarafından zillete düşürüldü. Şartlandırmakla vazifeli eşhas İnebahtı’da uğranılan hezimetten sonra bize hep ölümü gösterip bizi her türlü sıtmaya razı etti. Seferberlik akabinde karşımıza çıkarılan Sevr Anlaşması öyle bir belâ idi ki, bizde Lozan Anlaşması’yla vatanın kurtarıldığını mı, yoksa ipotek mi edildiğini soracak hal kalmadı. Bu halsizliğimiz üzerinden daha yarım asır bile geçmeden -henüz 37 sene geçmişti- 27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan Türkeş “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız.” hükmünü vurgulu bir sesle haykırdı. Kısa bir süre sonra ihtilâl içinde ihtilâle özenip ondörtler hareketinin başını çekecek olan zat neden yaptı bunu? NATO ve CENTO ihtilâlcilerin kendilerine olan bağlılığından şüphe mi ediyordu? Hiç değil. 27 Mayıs 1960 ihtilâli Türk düşmanlarına Türkleri bocalatma faaliyetinin aksatılmadığını haber veriyordu. Tarih boyunca Türk düşmanlarının kimleri ve neleri teminata kavuşturduğunu fark edemedik. Hâlâ edemiyoruz.

Kimdi Osmanlı Devleti’nin teşkilinden itibaren Türklerin başına ekşiyenler? Bizlerden, Türklerden birileri mi? Onlar için rengi rengimizle, zevki zevkimizle uyum sağlıyor diyebilir miydik? Renk ve zevk meselesi gündeme girince dikkatimizi din birliği ile millî birliğin nerelerde arandığına çevirmemiz lâzım. Tarih boyunca Türklerin başına ekşiyenlerin dinleriyle milliyetleri birbirinden kopuk muydu? Bu yaptıklarını Türk değil de Müslüman oldukları için mi, Müslüman değil de Türk oldukları için mi yapıyorlardı? Milliyetle dini birbirinden ayırınca var mıyız biz Müslümanlar? Varsak gerek dünyanın ve gerekse bu ülkenin neresindeyiz? Bu ülkeyi, bir ülkeyi vatan kabul edişimiz hangi gerekçeye dayanıyor? Bu son sualin cevabını temin edebilmek ancak bir insanın İslâm dairesinde yer alması hassaten neye taalluk ettiğini bildiğimizde mümkündür. Kişiye Müslüman denilmesi onun evleviyetle Budist, Brahman, Hindu, Şaman, Taocu, Konfüçyianist, Pagan, Putperest, Müşrik olmayışı yüzünden midir; yoksa insanları Müslim kılan bilhassa teorik ve pratik yanlarıyla Yahudi ve Hıristiyan olmayışları mıdır? Neler bizi bu güne taşıdı ve yarının dünyası olarak gördüğümüz nedir? Eğer şikâyetçi isek şikâyette bulunduğumuz esaretin doğduğu saha siyasette mi, ekonomide mi, kültürde mi? Zihnimize açtığımız yer Allah’tan gayrısına itaat vakıasına olan isyanı taşıyabilir bir seviyede mi? Modernliğe esoterik hususiyeti haiz meşruiyet kazandırmak isteyenler hepimize bir semavî dinler dolması yutturdu. Giderek fiyakalı bir İbrahimî Gelenek zihinleri meşgul etti. Biz yuttuğu dolmanın lezzetiyle mest olanlardan biri miyiz?

İsmet Özel, 29 Ocak 2016

Kaynak İstiklal Marşı Derneği