İsmet Özel: Dil ile ikrar 8

LÂİKLİK DİNSİZLİK DEĞİLDİR DEDİLER DE NE OLDU?
VEYA
NE OLDU DA 1923 TÜRKİYE’Sİ ANASININ NİKÂHINI  1925 SURİYE’SİNDEN İSTER OLDU?

Orası sizin bileceğiniz iş diyerek sizin (siz şiire bigâne kalanların) bileceğiniz bir işten söz ettim. Sizin bileceğiniz işin ne katakulli olduğunu âyan etmek istedim. Nedir, hangisidir sizi bilme iştiyakıyla yakıp tutuşturan iş? Şiire bigâne kalarak fasıla vermeden aldığınız tedbirin takdiri gölgeleyeceği düşüncesindesiniz. Medeniyetin desteğine güveniyorsunuz. Diyar-ı küfr namını Frengistan karalamasından Avrupa aklamasına döndürüşünden bu yana asırlar asırları kovaladı ve şimdiye kadar mezkûr dönüşümün açtığı “helâl domuz eti” kampanyasına hiç itiraz eden olmadı. Bu meyanda sizin bildiğiniz değil sizin bileceğiniz iş Türk milletine en büyük felâketi getirdi. “Âlemle gelen düğün bayram” diyordunuz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deme gafletini kısa bir müddet içinde ihanete çevirdiniz. Millet olarak yılan size dokunmasın diye ömrünüzü yılana sıçan temin ederek geçirdiniz. Ferden başınıza gelenin cemiyetin de başına gelişi sizi tefekküre (yani şiire) sevk edeceğine size çiftetelli oynattı. Piyasada 33’lük Mevlit plakları ne kadar sattı ise 33’lük Oyun Havaları da o kadar sattı. Böylece sizin bileceğiniz iş sizin gerçekte bildiğiniz işe takaddüm ediverdi.

Medeniyet müdafileri lâikliği beğendirmek için onun dinsizlik olmadığını dile getirdiklerinde siz işini bilen mevkiini kapmakta gecikmediniz. Her din kendi alanına çekilirse bütün alanlar sizin cirit atmanıza müsait hale gelecekti. Geldi de. Eğer bir yerde lügatin yerini mugalata almışsa başka türlüsünün vuku bulması beklenemezdi. Nitekim olan oldu ve biz Türkler olandaki hayrı keşfe yanaşmadık. Kabahati başkasında aramayalım. Biz Türkler kendimizi anlamaktan aciz kaldık.

Zaman içinde nasıl “Âlemle gelen düğün bayram”, nasıl  “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediysek, zaman vesilesiyle olan her hayra bigâne kalmamızın bahanesini de “Gelen gideni aratır” diyerek itaat ettiğimiz zümre içinde aradık. Kötüler bizi bize “Şimdi rağbet güzel ile zengine” dedirten günlere sürükleyip kötüleştirdi, Sürükleyici eşhas bildikleri, daha doğrusu tarih vasıtasıyla bildirildikleri işi görmekten yan çizen devlet erkânıydı. Türk milletini bilmediği; ama bilinebilecek işlere yarsıtarak marifet gösterdiklerini sandılar. Bunların belli bir çağdan sonra benimsedikleri programının adına batılılaşma deniyor. Biz, Türklüğüyle iftihar edenler bu programın adının bir tür kafiyeye denk gelmesi hoşumuza gittiğince batılılaşma yerine bâtıllaşma demeği tercih ediyoruz. Kimseler demeğe yanaşmasa da ben ısrarlıyım. Türk milleti tarih içinde ikbâlini Diyar-ı Rûm’u Dâr-ül İslâm haline getirmek suretiyle yaşadı. Türk milletinin tarih içinde yakaladığı ikbâli hiçe sayıp Batı cihetinde yeni bir ikbâl aramaya yeltenmesi onun bildiğini bırakıp bilebileceğine bakma hevesine kapılması demekti. Cep saatine bakarak telaş içinde koşan tavşanın izinde dipsiz bir kuyuya ite kaka bıraktılar biz Türkleri. Düşmüş mü olduk? Orası henüz belli değil. Belli olan şu ki: We all are in wonderland.
In this wonderland  1925 yılı Rusya’da kızıllarla beyazlar arasındaki iç savaştan kızılların salim kaldığı yıl olarak yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti ile SSCB arasında bir saldırmazlık paktı imzalandı. Fransızlar tamamen kendi kontrollerinde bir Suriye devleti teşkil ettiler. Rus millî menfaatlerinin XVIII. asırda benimsenmiş esaslarından uzaklaşılmasından uzaklaşılmamıştı. Kâfir dünyasında Türk milletinin tarih içinde yakaladığı ikbâli hatırlaması en büyük korku idi. Halen paçaları bu korkuyla tutuşmuş haldedir. Öyle olmasaydı IŞİD olmazdı. Öyle olmasaydı 1946 yılında Stalin bir nota vererek Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı SSCB’ye terk etmesini istemez, Boğazlar üzerindeki kontrolünü mutlaklaştırmağa teşebbüs etmezdi. Yetmiş senedir Türk vatanı, Türk toprakları ibarelerini öne çıkarma imkânı elimizden alınmış halde yaşıyoruz. Gözlerimiz tavşanın şapkasındaki fiyat etiketinde.

İsmet Özel, 5 Mart 2016