İsmet Özel: Kim, Niçin Belgrad’ı Havadan Bombaladıysa Odur Şimdi Karadan Ankara’yı Aynı Sebebe Binaen Defaetle Bombalamakta Olan

Türk milleti denildiğinde bir azman yaratıktan mı, yoksa bir sıhhatli bünyeden mi bahis açılmaktadır? Eğer karşımızda “Güneş Dil Teorisi”nin Türkleri varsa bahsettiğimiz şey asırlar içinde asrileşme pompasıyla şişirilerek azmanlaştırılmış bir “nation”dan başka bir şey değildir. Ben Türküm diyorsanız şunu aklınıza sokmak ve oradan asla çıkarmamak zarureti altındasınız: “Türk kimdir; Türkçe nedir?” sualinin doğru cevabına kâfir aklı şimdiye kadar ulaşamamıştır. Paçanızı kâfir aklına kaptırmayın ve bundan sonra da ulaşamayacağından emin olun. Hakikati Müslümandan başkasının dile getiremeyeceğini iyi belleyin. Dünyanın malına, mülküne, itibarına, karizmasına talip olacağınıza imana talip olun. Allah’tan sizi Müslüman olarak yaşatmasını ve Müslüman olarak öldürmesini niyaz edin. Tefekkür sahasının dalga dubarasına karşı imandan destek almağa ihtiyaç duymayan hayatı boyunca Türklük hakkında sıhhatli bir emareye rast gelemez.

Allah milletleri lisanları üzerinden yaratır. Her birine Allah’a yakınlıkları nispetinde bir lisan bahşeder. Bu sebeple Türkçe menşei Kur’an olan İslâm dili şekline girmiştir. Aynı sebepten ötürü Allah Türkleri diğer milletlerden daha yüksek bir mevkie yerleştirmiştir. Mezkûr mevkiin dunundakilerin vakıadan haberdar olmaları, şiire nüfuz edebilmeleri mümkün olmaz.

Dünyanın bilimsel tarzda çalışan,  bilimsel tarzda çalışmasa bile bilim taraftarlığından başka bir şeye güç yetiremeyen kafaları yukarıda ardarda sıraladığım ibarelerin birer deli saçması olduğuna hükmedecektir. Buna mukabil dünya hayatının biz insanlara bir imtihan devresi olarak verildiği inancına varmış olanlar yukarıda anılan ibareler vesilesiyle din gününde verecekleri hesabın kolaylaşıp kolaylaşmayacağı düşüncesine dalacaklardır.

Soracaklardır: Türkiye’deki 1973 genel seçimleri vesilesiyle T.C. bünyesine “Siyasal İslâm” garabeti niçin dâhil edildi? Soruyu soranlar eğer T.C. aleyhinde dünya çapında yürütülen planlardan birinin içinde değillerse bulacakları cevap şu olur: Bu güne gelebilmek için elbet. 1973’teki vakıa tam bir garabet idi. Yürütülen şeyin siyaset olması mümkün değildi. Yürütülen şeyde İslâmî bir karaktere rastlamak mümkün değildi. Siyaset dedikleri bir yanıyla seyislik, bir yanıyla idamdır. Türk’ün siyasetin tarifine yarasın diye kurduğu cümle “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” şeklindedir. Türk kafasınca seyislikte gerekli beceriyi gösterme başarısına eremeyenlerin idam edilmeği kabule hazırlanmış olmaları söz konusudur. 1973’teki vakıanın İslâmî bir karaktere sahip olabilmesi için yaşadığımız topraklarda Gaza Beylikleri döneminden itibaren bir iktidar, bir hükümranlık, bir galibiyet ifadesi gibi anlaşılması yeter şart sayılan İslâm’ın itikadî zenginlik bakımından neye tekabül ettiğinin gösterilebilmesi gerek şart idi. Yeter şart tatmin edici sayıldığından bu güne gelmemiz zor olmadı. Neticede olanca rant kimi MSP’lilere “yeşil komünist” diyenlerin torunlarına tahsis edildi. Neredeyiz şimdi? Zaman içinde oldu mu olacak olan? Birileri geçirdi mi Bor’un pazarını? Geride kimin yapabileceği bir şey kaldı? Dil ile ikrar edilenin kalp ile tasdik edilenle hiçbir alâkası olamayışından ötürü bu günlere geldik. Ne günlere?
Benim “Koskoca bir millet… Nerede bu?” sualini vaz edişimin üzerinden birkaç gün geçti geçmedi aynı sual hatırı sayılır bir gürültüyle Ankara Kızılay’da patladı. Bu patlama benim can yakıcı sualimin TBMM Ankara’sında üçüncü kez tekrar edilişiydi. Türk milleti nerededir sualine müteallik gerçek üstü İstiklâl Marşı’nın askıya alınışıyla örtülmüş halde bekliyor. Gerçek bekliyor. Neyi? Gerçek tanınmayı bekliyor.  Gerçeğin tanınacağına hiçbir ihtimal vermediğim halde bu yazıyı yazıyorum. Yazmak benim için farz-ı kifayeye dönüştüğü için bu mecburiyeti hissediyorum. Dikkat buyurun: NATO Belgrad’ı açık açık ancak havadan, Yugoslavya’nın haricinden bombalayabiliyordu. Yine dikkatinizi esirgemeyin: Ankara rahatlıkla ve fütursuzca karadan, dâhilden bombalanabiliyor, ne var ki, bunun NATO eliyle gerçekleştiği dil ile ikrar edilemiyor. Kürt meselesi denilince kimse Çekiç Güç faaliyetlerinin TBMM müsaadeleriyle idame ettirilebildiği, hükümetlerin ömrünü Çekiç Güç’e katkıları nispetinde uzatabildikleri hatıra getirilmiyor.
1980’de Josip Broz Tito ölür ölmez her bilen Yugoslavya’nın başına ne geleceği biliyordu. Vatansever Yugoslavlar ülkelerinin parçalanmayı hak etmediğini göstermek için 1984 Kış olimpiyatlarının gözden saklanamayacak parlaklıkta bir başarıyla geçmesini sağladılar. Bu ve bunun gibi nice tedbir takdire engel olamadı, Yugoslavya’nın haritadan silinmesine engel olunamadı. Takdirin mahiyetini keşfetme iddiasıyla günaha girmeyelim; ama Allah’tan niyaz etme sevabını istemek için bize verilenin kıymetini bilelim. Bir Yugoslav milleti yoktu. Olsaydı bu milletin damarlarında lisanları hâlâ dolaşıyor olacaktı.
Kur’an harflerinin yasaklanması suretiyle Türk milletinin damarlarının kurutulmasının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra Mustafa Kemâl hayata veda etti. Türkiye’nin başına haritadan silinme gibi bir felâket uğramadı. Türk milleti gücünü Ebedi Şef’in göçüp onun yerini Millî Şef’in almasından mı devşiriyordu? Hayır. Bir millet başında şu veya bu olduğu için değil; kendini ifade edebildiği için, kendini ifade edebildiği kadar millettir. Elinden Kur’an alınmış Türk milleti hâlâ şarkıları ve Türküleriyle nefes almaktan mahrum kalmağı reddediyordu. Mahrumiyete rıza göstermediğini Türkçe tangolarla dışa vurma cüretini bile göstermişti. Üstelik o yıllarda Türkçe’nin ölüm-kalım savaşı vermesine hasredilmiş şiir Türkiye’de müdîr tahtını terke hiç gönüllü değildi.

İsmet Özel, 18 Mart 2016