Kuran’ın İnsana Verdiği Büyük Armağan: Masumiyet

20 yy.lın suç tefsirini yapan Dostoyevski’den Allah razı olsun. Suç ve Ceza’da Raskolnikov, suçunun ağırlığında ezilirken kurtuluş çaresini bir hayat kadını olan sevgilisi Sonya’ya suçunu itiraf ederek aramıştır.  Bu bir ölümcül vicdan ağrısının çırpınışları gibidir. Varoluşun derin karanlıklarında kendini eleştiren nefsin (nefs-i levvame), nefes alma çabasıdır biraz da. Raskolnikov, suçunu itiraf ettiğinde sevgilisi Sonya, “Buradan çık ve gerekirse herkesin önünde diz çökerek suçunu anlat ve ben suçluyum diyerek af dile” diye bir kurtuluş reçetesi sunmuştur. Aslında Sonya da bir hayat kadını olmakla “suçludur”. Fakat bu günahının koşullarını hazırlayan, onun erkeklere pazarlanmasına geçimi için izin vermeci bir tutum sergileyen babasının günahını sırtında taşıyan bir kadındır. İtiraf etmeliyim ki roman okumalarımda beni iliklerime kadar titreten sayılı dramatik tablolardan biridir.

Ama artık kurtuluş reçetesi için çok geçtir. Affı mümkün görünmeyen büyük günahlar işlenmiştir. Raskolnikov’u işlediği suçun karşılığında uzun bir süre – belki de ömür boyu- maddi manevi ağır bedeller beklemektedir,  Sonya’nın babası ise sefalet içinde ve bir suçlu olarak ölmüştür.  Raskolnikov cinayet gibi büyük günahın enkazı altında kurtulmanın tek yolunun ağır bir ceza bedeli ödemekten geçtiğine inandığından olsa gerek sonunda suçunu itiraf eder ve mahkemeye çıkarılır. Sibirya’ya sürgününe gönderilir. İşte bu suç ve ceza sürecinin neticesinde o tarihi sözünü söylemiştir: “Anlıyorum ki mutluluğun asıl kaynağı vicdanın derinliklerinden gelen ışıktır…”  Yani tertemiz yüreklerden gelen suçsuz ve saf bir ışık…  Artık Kuran’ın deyimiyle nefs-i levvame (kendini eleştiren benlik) ya da psikanaliz terminolojisiyle süper ego (vicdan, yargılayan benlik) devreye girmiş, suçlar itiraf edilmiş, hükümler giydirilmiş, kalemler kırılmış ve defterler dürülmüştür.

Bana bu öyküde ve benzeri suç vakalarında anlaşılamaz hatta imkânsız gibi gelen durum; Fail suça giderken itiraf sürecine kadar gayet akılcı olabiliyor ve suçunu mantıksal temellere dayandırabiliyorken, savunu mekanizmaları gayet yerinde işleyebiliyorken, nasıl olur da hiçbir baskı altında kalmadan irrasyonel olana yani vicdanına yenilip mantık zırhını çıkararak, çırılçıplak kalma pahasına suçunu itiraf edebildiğidir. Suç sürecinin başında akıl mantık kaleleri inşa eden suçlunun, sürecin sonunda bütün kalelerini dinamitleyip kovulmuş ve çırılçıplak kalabilmesi, insan yaratılışının metafizik/irrasyonel muammalarından biri olsa gerektir.

Örneğin Raskolnikov, suçunu itiraf etmeden önce daha gayet rasyonel bir varlık değil miydi? Bu hukuk öğrencisi aydın genç, düne kadar “Napolyon başarılı olduğu için suçlu değildir. İki tür suç vardır: Başarılı olan yani zafere erdiği için alkışlanan suç. Bir de başarısız olduğu için sahibini mahkum eden suç” demiyor muydu? Pekâlâ, ne oldu da çıplaklığı seçti? Suç başarısız mı oldu? Hayır. Hatta öyle kurnazca hareket etti ki çok sıkı sorgulanmalara ve dedektif takiplerine rağmen hiçbir suç delili bırakmadan bir bir işin içinden sıyrılmasını bilmişti. Peki işlediği suçun mantıksal donanımını mı iyi kuramamıştı? Asla. Yaşlı tefeci kadını öldürmüş olmakla kendisine borcu olan birçok yoksul insanı kurtaracağına dair sadece akılcı değil ahlaki bir motivasyona da sahipti. O halde neden işlediği katliamlar yüzünden alkışlanan bir Napolyon olmamıştı da çırılçıplak bir itirafçı oluvermişti?

Raskolnikov’un kurduğu hayallerin hiç birisi olmadı. İşlediği suç onu ne kral yaptı ne de prens. Ama basit bir polis memurunun kendisini sorgularken; “ Sen bize geleceksin eninde sonunda. Çünkü suç işleyenler ışığın çevresinde dolaşan bir kelebek gibidir. Hiçbir suçlunun işlediği suçun ateşinden koptuğunu görmedim.”  sözü ayan beyan gerçek oluvermiş sonunda. Raskolnikov işlediği suç ateşinin çevresinde dolaşmaktan vazgeçip kendini ateşin içine atıvermişti. Tıpkı Kral Oidipus’u kral yapmayıp altından iğnelerle gözlerini kör ederek sürgüne gönderen avare, çaresiz, kör ve sefil halde öldürmekle işlediği ensest günaha kurban eden suç Raskolnikov’u da büyük bir siyasi lider yapmamış Sibirya’ya sürgün etmişti.

Dostoyevski, Suç ve Ceza romanının sonunda roman tekniği açısından anlamlı bulunmayan ama içerik bakımından romanı bizim zihnimizde bitmeyen bir öykü haline getiren o muhteşem sorusunu sorar: “Pekâlâ, bundan sonra ne olacak?”

Raskolnikov, cinayet işledi, suçunu itiraf etti ve Sibirya’ya sürgün edildi. Sevgilisi Sonya da yanına taşındı. Peki Raskolnikov bütün suç delillerini karartarak rasyonel insanı seçmeyip de kendini suçlayan benliğine kulak vererek cehennem sürgününü seçmesi kendini affettirebilecek mi? Kendisini bekleyen bu yıllarca sürecek olan trajedi onu mutlu sona götürebilecek mi? Mutlu sondan da geçelim hayat artık eskisi gibi olabilecek mi?

Bu cevapsız sorular, romanı kafamızda sonsuzlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor maalesef. “Bu soruların cevabı bir başka romanın konusu olabilir ama bizimki burada bitti.” diyerek romanını noktalıyor yazarımız. Her andıkça ümüklerimizi sızlatacak bir sonla… Ve sonrasında ayağa kalkıp ne kadar uzun sürse az olacak bir alkış tufanı koparıyoruz. Kuran’ın ve onun geleneği olan İncil ve Tevrat’ın da defalarca altını çizdiği, insanı uyanık olması için defalarca tokatladığı, uzak kalması için olabildiğince destansı anlatımlar da bulunduğu suç ve suçlu insanın cezası ancak bu kadar iyi senaryolaştırılabilir ancak bu kadar iyi tefsir edilebilirdi…

Bence artık ikinci bir Raskolnikov romanı yazılamaz. Daha doğrusu cezasını çekmiş, af kapsamına alınmış ve böylelikle mutluluğu yakalamış bir başka Raskolnikov olmaz artık. Öldürdükleri yaşlı tefeci kadın ve hizmetçisi dirilip Sibirya’ya gelseler, çektiği bunca acı ve çileden sonra kendini affettiklerini söyleseler ve tüm dünya buna şahitlik etse bile artık Raskolnikov’un eskisi gibi olması çok güçtür. Çünkü Raskolnikov, yaşlı tefeci kadını ve hizmetçisini öldürmekle kendini de öldürmüştür, Sibirya sürgünü ise artık bir kabir azabıdır.

Şurası bir gerçek ki: kasıtlı işlenen büyük bir suçtan sonra bazı şeylerin eskisi gibi olması bir yana, mücrimin artık bir zamanlar sahip olduğu o vicdani mutluluğu, iç huzuru yakalaması çok güçtür.  Uzun sürecek olan vicdan hesaplaşması, içsel ve dışsal cezalandırmalar ve günah yaralarının göz göz ettiği kronik kalp ağrıları suçluyu yaşamın lezzetinden uzak tutacaktır.  Suçtan sonra kendisini bekleyen pişmanlık krizleri, mahkûmiyet, ötekileştirilme, vicdanın şahitlik etmediği ıssızlıklar, sonu gelmeyen uçsuz bucaksız yalnızlıklar, kadersizlikler mücrimin yaşamının büyük bir bölümünü elinden alacaktır. İşte, Kuran’ın insanı sakındırmak istediği cehennemlerden bir cehennem, şeytanların rasyonel insanı düşürmek istediği büyük tuzak…