Kuran’ın İnsana Verdiği Büyük Armağan: Masumiyet(II)

İnsanın masumiyeti, insanın cenneti alasıdır. İnsanın var oluş özünün yaratıldığı yurdu… Yurdudur çünkü vicdani/varoluşsal olanla yaşamsal olanın birbiriyle muhteşem uyumunu olanaklı kılan bir evrendir. Ve bundan dolayı da bir memlekettir cennet. İlahi mutluluğun senfonisi sonsuz bir iklim gibi daima oradadır. Aç, çıplak ve sürgün değildir. Ruhu üşümez ya da bedeni cehennemlerde yanmaz. Uzaklarda ya da ellerin yurdunda esir de olmadığından ne bir yalnızlık çeker ne de yabancılaşır. Her şey kendine aittir ve özü gibidir. Çünkü suçlu değildir. Kendini suçlayan bir benliğinin olması şöyle dursun kendini onurlandıran bir benliğe sahiptir ki zaten her şeyin ötesinde kendini suça sürükleyecek çelişkiler de yoktur.  Ben modernist/spekülatif Kuran yorumcuları gibi Cennet’in bu dünyada yaratıldığına inanmıyorum. Bana göre Cennet, insanın en yüce varoluş menziline ev sahipliği yapan bir yurttur. Burada insana günah işlersen; aç ve çıplak kalırsın,yorulursun, üşürsün, hastalanırsın, mahkûm olur ve yanarsın en önemlisi de ekmeğini bin bir zahmet ve alın teriyle kazanmak zorunda kalırsın… Çünkü burası insanın özüne ait bir memlekettir, suç ve günahın neden olacağı bozulma ve çürümelere yer yoktur. Hatta bunların en ufağı bile masumiyet yurdunun dokusunu bozabilir, insanı öz vatanından sürgün edebilirdi. Ve nitekim de öyle oldu. Bütün denenmeler ve çelişkiler, masumiyetin bozulması ve cennetten kovulmakla başladı. İnsana; “sen ve eşin aynı özdensiniz, en güzel ve en asil yaratılıştasınız sizin layık olduğunuz sonsuz mutluluk menzilinde konaklamanızdır. Rabbinizle yaptığınızahitleşmenize sadık olun ve sakın ola ki sakın lanetlenmiş günah ağacının meyvelerini yemeye kalkmayın! Yoksa siz de kovulmuş, lanetlenmiş, çırılçıplak ve yapayalnız kalırsınız” denildi. Burada lanetlenmiş ağacın meyveleri her türlü günahı ve suçun özünü sembolize ediyordu. Bu ve benzeri ilahi uyarı ve tavsiyelerin başlamasıyla İnsan-Allah-Şeytan çatışmaları da başladı. Ve şeytan, masumiyeti bozacak, insanı sürgüne gönderecek vesvese düzenini kurmakta gecikmedi. Her zamanki işe koştuğu değişmez taktiğiyle Allah – suç kutuplaşmasında suçu yaldızlı, sahte hayallerle süsleyerek insanın karşısına çıktı.

“Ey Âdem” dedi “Sana ölümsüzlük, sonsuzluk ağacını böylece hiç çökmeyecek iktidarı ve mülkiyeti göstereyim mi?” ( Taha: 120) 

Şeytanın telkini o kadar çekici ve tahrik edici idi ki; Sonsuzluk, ölümsüzlük, hiç bitmeyen bir güç, iktidar ve mülkiyet… Bir yerde Allah’ın söyledikleri ve bir yerde uzaklardan düşü bile çok cazip gelen mülkiyet ve sonsuzluk. Cennette masum olmakla şeytan tecrübesini yaşamamış olan insan, Allah’ın mı yoksa sadece hayalini bile kurmanın eşsiz güzellikte olduğu vesvesenin mi haklı çıkacağını belki de deneyimleriyle anlayabilirdi. Ama bu deneyimin sonucu çok pahalıya mal olabilirdi. Bir yerde cennetten var oluşun en alçak menzili hatta suçlulara hapishane gibi ev sahipliği yapan yeryüzüne sürgün olmak ya da diğer taraftan ölümsüzlük, sonsuzluk, özgürlük, mülkiyet… Bu suç denenmeli miydi?Denemeye değer miydi?  

Aslında bu dramayı bir başka açıdan okursak: Suç ve Ceza romanındaki Raskalnikov’un büyük suçlarla Napolyon gibi güce, mülkiyete ve şöhrete erişeceğini sanan bir akılcılaştırma vesvesesine benzemiyor mu?

Evet, İnsan suçu denedi. Allah’la olan sözleşmesini, sadakatini bozdu. Ölümsüzlük ve mülkiyet iksirini telkin eden şeytan vesvesesi kazandı. Her suçun sonunda olduğu gibi şeytan çekip gitmiş; güç, mülkiyet ve ölümsüzlük gibi vesvese rüyaları sona ermiş, insan kâbus gibi bir gerçeğe uyanmıştı.   

Hem de ettiğinden büyük bir pişmanlık duyarak çırılçıplakbedeniyle şeytan düşlerinden uyandığında her şeyini kaybetmişti. Lanetlenmiş, masumiyetini yitirmiş biri olarak artık buralara layık değildi. Utanç ve pişmanlık duygusu içinde suçunu gizlercesine çıplaklığını yapraklarla kapatmaya çalışarak ilahi hükmü bekliyordu. Anlamıştı insan; Allah hakikatiyle şeytanın asılsız, batıl ve suça götüren sahte tahrik düşlerini. Anlamıştı ve Allah’a dönüş yapmak istemiş, yalvar yakar olarak tövbe ve rücu etmişti. Anlamasına anlamış ve hatta tövbeleri de kabul edilmişti ama olan olmuştu bir kere. Allah’la olan ahitleşme ve masumiyet bozulmuş, ancak yüksek bedeller ödeyerek masumiyet özünü kazanabileceği ağır bir günahkârlık yükünü sırtına yüklemişti. Bir zamanlar suçsuz ve masum olmakla doğuştan sonsuz mutluluğu hak eden insan, suç işlemekle birden bire cahil, nankör ve hain olmuştu. İşin en acısı Allah’ın kendisine olan güvenini kaybettiği için tekrar ait olduğu yeri kazanabilmesi bin bir çilelerden geçecek bir ispatla mümkün olacaktı. Artık insan, ettiği tövbeye sadık olmakla Allah’ın umudu ya da bu yakarış ve rücuyu unutarak suçunu sürdürecek bir hain olacaktı. Bu da dünya denilen suçlar, çelişkiler ve denenmeler diyarına sürgün edilmekle mümkündü. Çünkü layık olduğu yer burasıydı ve artık cenneti hak etmiyordu. Bir zamanlar insan, cennette en yüce varoluşun simgesiyken artık şimdi bir denenme konusuydu.

Yapraklarla kapattığı çıplak bedeniyle beklediği ilahi buyruk sonunda biletini kesmişti:

“Birbirinize düşman olarak inin ve yeryüzünü geçici bir süre mesken edinip geçiminizi sağlayın” (Bakara: 36) [ıhbitubazikum li bazin)]

Yani bu geçici bir sürgün, bir “Düşüş, Alçalış (Hübut)” demekti. 

“Kuran Arapçasında iki türlü iniş vardır. Birincisi “İnzal” olarak kullanılan şerefli bir şeyin yeryüzüne inişiyle tenezzül etmesi anlamında kullanılan iniştir ki; şerefli olan bu inişiyle şerefinden herhangi bir şey kaybetmediği gibi indiği yeri de bereketlendirir. Vahyin tenzili, meleklerin ya da yağmurun inişi gibi… İkincisi söz konumuz olan iniş ise işlenen suç fiillerinden dolayı ulvi bir yerden en alçak bir konağa doğru düşmektir. Buradaki düşüş ruhsal bir alçalış, sefilleşme, bir gözden düşme/düşkünlük, çöküş ve bir dibe vurma olabildiği gibi aynı zamanda fiziksel, mekânsal olarak da bir düşüş kovulma ve sürgün demekti.” (Müfredat H-B-T maddesi) [1]

Bu da artık vatanın cennet olmayacağı insan denen bu sürgüne geçici bir süre dünyanın ev sahipliği yapacağı anlamına geliyordu.  

Boynuna doladığı “İnin yeryüzüne! Şeklindeki ilahi fermanla Âdem, varoluş cennetinin doruklarından ve en yüce tepelerinden suç işlediği kadınla birlikte tepetaklak yuvarlandı. Yeryüzüne fırlatılmış bir döl olarak bir süre maişetini kazanmaya mahkûm bir sürgün.

Burası suçlar ve çelişkiler âlemiydi ve bir gurbetti. Yaban, soğuk ve ıssızdı. Bütün şeytani güçler, insanın Allah’la olan ahitleşmesini, masumiyetini bozmak için pusuda bekliyordu. Burada insan, cennette yaşadığı lanetli ağacın yasak meyveleri senaryosunu defalarca tekrar edecekti. Bundan dolayı yeryüzü bir denenme alanıydı. Artık burada insanın cennete yücelmesi ruhun tekâmülü demekti. Ruhun tekâmülü, her denemeye karşı erdemli duruşun sonucunda oluşacak terfiler demekti. Bu da bedeli ağır hesaplaşmalardan geçecek ispatlarla mümkündü. Burada insanın, öz vatanı cennete kanatlanan her erdemli mücadelesi, Allah’la olan sözleşmelerini yok sayan mülkiyetperestlerin bencilliği ve şeytanların zulmüyle çepeçevre kuşatılmış olacaktı. Burası menfaatlerin karşı karşıya geldiği ve çıkarları için kardeşin kardeşi öldürdüğü bir yerdi. 

Raskolnikov, suçunu itiraf etti Sibirya’ya sürüldü. İnsan da tövbekar oldu ve Dünya’ya sürüldü. Pekala bundan sonra Raskolnikov’un durumu ne olacak? İnsanın sonu ne olacak? Biz ne olacağız? Bu romanın sonu neyle biter? Bence sorulması gereken soru şudur: Allah’ıyla tövbekâr olarak ahitleşen insan, çelişkili engellerle, şeytanın mayın tarlası gibi döşediği suç tuzaklarıyla dolu olan ve şartlı tahliyeyle sürüldüğü bu yeryüzünde sözleşmesine sadık olarak öz vatanı cennetine dönebilecek mi? Yoksa bu ahitleşmeyi unutup vicdan ve Allah ilişkisini örterek ölünceye kadar lanetli ağacın günah meyvelerini yemeye devam mı edecek? Böylece sadakatsiz bir suçlu olarak cehenneme gözlerini mi açacak?

Evet, akıp gitmekte olan zaman insanın aleyhindeydi. İnsan burada ya masumiyetin yol haritasını izleyecek ya da her büyük suçu kendisini ebedileştirecek bir mülkiyetin iktidarıolarak görerek şeytanın zehirli rüyalarında kaybolacak. 

Cennetteki eski ahite uymak kolaydı. Sadece bir suçu denememek koşuluyla sonsuz bir mutluluk devam edip gidebilirdi. Ama şimdi sadakatin ispatı ancak dünyadan geçecek olan bu yeni ahite sadık kalmak ise kan ter dökmek, zaman zaman tahammülü çok zor mücadelelerden geçmek demekti. Çünkü koşullar masumiyet yolunun çoğu kez aleyhinde günahlar ise zehirli bala benziyordu. 

Allah’tan gelen her bir vahiy, her peygamber, Tevrat, İncil ve Kuran insanın tövbekâr olmak suretiyle yaptığı bu büyük ahitleşmeyi hatırlatmak üzere kurar kendisini. Tevrat’ın ve İncil’in kendisini Adem’in kıssasıyla başlatması ve özellikle Kuranın da bu kıssanın altını çizerek sık sık bu kitabın bir hatırlatma, bir uyarı olduğunu söylemesi bundandır. Çünkü insan tutku suçlarıyla maluldür ve günahlarını akılcılaştırmakla Allah’ıyla olan ahitleşmesini unutmak üzerine kurmuştur hayatını. Tıpkı ölümden kaçmak üzerine hayatını kurması gibi. 

Dört bir tarafımızın şeytanın yaldızlayıp akılcılaştırdığı sanal suç duvarlarından hangi felsefe bize kaybolmuş masumiyet cennetimizi kazandırabilir? Hangi yol haritası bizi bu suçlarını akılcılaştırma ve masumlaştırma belasından kurtarabilir? 

[1] El Müfredat Fi Gariybil Kuran Ragıb el İsfahani H-B-T maddesi 514. Sayfa

Darul Marife 3. Baskı. Lübnan-Beyrut