Mehmet Bekaroğlu: Tarihi Dönüm Noktasında CHP-Rapor-

Tarihi Dönüm Noktasında CHPMehmet Bekaroğlu

7 Haziran’dan 1 Kasım’a

7 Haziran Seçimlerinde CHP % 24,9 oranında oy aldı. Oysa hazırlanan bildirge, seçim vaatleri ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun performansı herkes tarafından beğenilmişti. Örgütler, söylem üstünlüğü ile seçime girdiklerini söylüyor, sokakta herkes CHP’nin bu halini beğeniyordu. Nitekim bu durum yapılan kamuoyu araştırmalarına da yansıyor; CHP’nin oy oranı % 28’lere kadar çıkıyordu. Aynı şekilde CHP liderinin beğenilirlik oranı da artıyordu. Buna rağmen alınan sonuç beklenenin altında kalmıştır.

7 Haziran seçimleri sonrasındaki koalisyonların arandığı süreçteki CHP’nin tutumu da herkes tarafından beğenildi; herkes CHP’nin sorumlu davranışını; ülkeyi öne alan, “Önce Türkiye” diyen tavrını takdir etti… Ayrıca; seçmende “Tek başına olmasa bile koalisyonlar yoluyla CHP iktidara gelir ve vaatlerini gerçekleştirebilir” kanaati oluştu. Bu durum da, o dönemde yapılan araştırmalar yansıdı, araştırmaların tamamında CHP % 27,5-28,5 oranlarına kadar çıktı.

Buna rağmen 1 Kasım seçimlerinde bu oran yakalanamadı; CHP, % 25,3’te kaldı.

CHP’nin 7 Haziran ve 1 Kasım’da beklenin altında oy almasını izah edecek birçok gerekçe gösterilebilir. Nitekim gösteriliyor da. 7 Haziran’da, araştırmalarda CHP’ye oy vereceğini söyleyen seçmenin bir kısmı “AKP tek başına iktidar olmasın” diye HDP’nin barajı geçmesini tercih etti. 1 Kasımda ise yükselen terör ve ekonomik kriz riski nedeniyle paniğe kapılan seçmen istikrarı tercih ederek AKP’ye yöneldi.

Dikkat edilirse her iki seçimde de 2-3 puanlık bir artış ya da azalış üzerine konuşuyoruz. Yani her şey yolunda gitmiş olsa; konjonktür uygun olsa, mevcut sorunların tamamını çözsek, çok iyi bir seçim kampanyası yürütsek bile oy oranı % 30’lara çıkamıyor, CHP iktidar olamıyor.

 Burada esas cevap aranacak soru, CHP’nin niçin 66 yıldır iktidar olamadığıdır.

 

Şimdi ve radikal adımlarla…

Bardağın dolu tarafından bakarsak; her şeye rağmen CHP hala ana muhalefet partisi; ortada her koşulda % 25 oy alan bir parti var. Hiç kuşku yok ki bu önemli bir imkândır. Şimdi esas soru şu: NE YAPMALI, NASIL YAPMALI ki, CHP, iktidara namzet bir parti olsun?

 

Yapılacak ayrıntılı araştırmalarla; politikalar, projeler, yöntemler, örgütler vb gibi konulardaki sorunlar ve çıkış yolları aranmalıdır. Ancak bunlardan ve her şeyden önce CHP; nasıl bir siyasi parti olduğu konusunda ciddi bir sorgulama yapmalı ve karar vermelidir. Bu tespit rahatsız edici olabilir; hemen “CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı ok, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde sosyal demokrat bir partidir” denilebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur; bu kolay ve rahatlatıcı cevap, CHP’yi dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni sosyal, siyasal, ekonomik, teknolojik, ahlaki zemin içinde kendisini sorgulamasından alıkoymaktadır. O nedenle yaşanan krizin radikal bir değerlendirilmesi yapılamamaktadır.

 

Yaşanan Bir Paradigma Krizidir

Şu anda CHP’nin yaşadığı en temelde bir paradigma[1] krizidir. Hiç kuşku yok; bu krizi sadece CHP değil bütünüyle Türkiye yaşıyor. Aslında CHP’nin taşıyıcısı olduğu modernite/modernleşme[2] de bir krizin içinden geçmektedir. Dünyayı cennet haline getirme iddiası ile yola çıkan modern paradigma açıktır ki, bir çok alanda tıkanmış, özellikle kendisinin yarattığı sorunlar karşısında bunalmıştır. Çevre krizinden ekonomik krizlere, terörden ırkçılık, yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve iç savaşlara, insan hakları ihlallerinden temsil krizine kadar modern dünya bir belirsizliğin içindedir. Buna dünyada solun geri çekilmesinden sonra neo-liberal politikaların baskısı ile sosyal demokrat partilerle sağ partiler arasındaki farkın silikleşmesini de eklememiz gerekir.

 

Kadim tartışma: İslam terakkiye mani mi?

Osmanlı İmparatorluğunun son 100 yılı paradigma değişikliği sancılarıyla geçmiştir. Batıda yükselen yeni bir paradigma ve uygarlık (modernite, modernleşme, modern uygarlık) karşısında gerileyen ve yenilen Osmanlı’nın aydınları/münevverleri, bu yenilginin sebebini ve çıkış yollarını uzun yıllar boyunca tartıştılar. Bir grup; gerileme ve yenilmenin sebebinin mevcut paradigmadan(din-i İslam) sapma (ya da yanlış yorumlama) olduğunu, diğer grup ise sebebin İslam’ın kendisi olduğunu söyledi.

Düşman(Batı) karşısında gerileme ve yenilginin nedeninin düşmanın elindeki “terakki” silahı olduğu konusunda bir anlaşmazlık yoktu. Bir grup, “Biz terakkiyi sağlayamıyoruz, bunun nedeni İslam’dır, ondan kurtulmamız gerekir” diyordu; diğer grup ise “Evet, terakkiye ihtiyacımız var, düşmanın silahını mutlaka almamız gerekir ama bunun için dinimizi terk etmemeliyiz, aksine dinimize daha çok sarılmalıyız” diyordu.

Birinci Dünya Savaşı ve İmparatorluğun tasfiyesi bu tartışmalar arasında geldi. İstiklal Savaşı’na herkes katıldı, herkes Cumhuriyetin kuruluşunu alkışladı. Birinci Mecliste her iki grup da yer aldı ancak bir süre sonra İkinci Grup tasfiye edildi.

Atatürk ve arkadaşları, yüz yıllık tartışmaya son verdiler, yeni bir paradigma ile yeni Türkiye’nin inşasına koyuldular. Hedef terakkiydi; onun için “mani olan” her şeyi kaldırıp gerekli olan her şeyi ülkeye getirmeye giriştiler. Hiç kuşku yok ki bu bir devrimdi.

Sadece yeni bir devlet kurulmuyordu, yeni bir toplum, yeni bir millet inşa ediliyordu. Kuramı ile, yöntemi ile, tarzı ile, sorunları ve imkanları ile yeni bir paradigma söz konusuydu.

Önce devlet kuruldu; sonra devlete bir ulus/millet. Merkezde/devlette toplanan araçlarla ahali eğitilip Batılılaştırılacak/modernleştirilecek ve bu şekilde modern bir ulus inşa edilecek; ülke kalkınacak, gelişecek, yani “terakki” sağlanacak ve medeni dünyaya dâhil olunacak, muasır medeniyet yakalanacaktı.

Onuncu yıl marşının bu mısraları bu paradigmayı; kuram ve yöntemi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan.

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan,

…………………

Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan.

…………………

Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız.

Karanlığın üzerine güneş gibi doğarız.

Türküz, bütün başlardan üstün olan başlarız.
CHP’nin kuruluş paradigmasının temelinde “çağdaşlaşma/muasır medeniyet” vardır. Bu aslında varoluş için atılan kaçınılmaz adımdı. Modern uygarlık bizi yenmiş ve yok etmekteydi. Var olabilmek için düşmanın elindeki “terakki” silahına sahip olmamız gerekirdi, bu da ancak çağdaşlaşma yolu ile elde edilebilirdi.

Bunu yapabilmek için tek araç devletti; her şey; ‘ana yurdu dört baştan demir ağlarla örmek’ kadar “On yılda on beş milyon genç yaratmak her yaştan” da devlet eliyle olmuştu.

1924 Anayasası’nın 88. Maddesi “Türkiye’de din ve ırk ayırt etmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” diyordu ama iş sadece bir anayasa maddesinden ibaret değildi. Yapılan, devlet gücü kullanılarak bir ulus inşasıydı; devletin elindeki tüm imkânlar (eğitim, ordu/askerlik, Diyanet İşleri Başkanlığı, bilim, sanat, basın-yayın…) kullanılarak herkes “modern Türk” yapılacaktı.

“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” mısraındaki “genç” o ideal yurttaş, “modern Türk”tür. Kuşkusuz pratikte bu hiçbir zaman tam olarak mümkün olmadı; ama “tasada ve kıvançta bir olan” bir millet olduk. Bayrağımızı, İstiklal Marşımızı sevdik, devletimizin olmasına şükrettik, beş vakit namazda bekası için dua ettik, gözümüzü kırpmadan vatan için ölüme gittik, çocuklarımızı devletin okullarına yolladık, okusun ‘adam’ olsun, ailesine, devletine, milletine hizmet etsin dedik.

Elbette bütün bunlar kolay olmadı; modernleşme sürecinde, ‘geri /eski’ olanlar terk edilip ‘çağdaş /yeni’ olanlar yerleştirilirken sert uygulamalar oldu.

18. yüzyılın sonlarında yaşanan ve dünya tarihinin kaderini değiştiren Fransız Devrimi ile birlikte Avrupa’da ulus devletlerin[3] doğuşu ile ulus bilincinin gelişmesi eş zamanlıdır. 19. yüzyılda bilim, felsefe, siyaset, sanat ve teknoloji gibi alanlarda ortaya çıkan gelişmeler Avrupa’da okuryazarlık oranı artmış, basın yayın kuruluşları daha etkili hale gelmiş ve öğrenim kurumları da yaygınlaşmıştır. Bu doğrultuda Avrupa’da dil, din, kültür, tarihsel miras ve ortak değerler ile ilgili düşünceler (ulus bilinci) yaygınlaşarak ulus devletlerin oluşumu hızlanmıştır.

 

Türk Modernleşmesi

Bizde Avrupa’dan farklı işlemiştir bu süreç; Türkiye’de önce devlet kurulmuş sonra bu devlet için bir ulus inşa edilmiştir. Cumhuriyetin kurucuları; var olmanın ancak güçlü olmakla, bunun da ancak düşmanın ‘terakki” silahına sahip olmakla mümkün olduğuna inanıyorlardı. ‘Terakki’ için de bu halkın çağdaşlaşması/Batılılaşması gerekiyordu. Hiç kuşku yok ki, Cumhuriyetin kurucu seçkinleri esas çağdaşlaşmanın bilimle, fenle, teknolojiyle, kalkınma ile olacağının farkındaydılar. Ne var ki bunlar hemen bugünden yarına olacak işler değildi. O nedenle üst yapı ile ilgili olanlar; medeni hukuk, ceza hukuku, kurumlar, alfabe, dil, kılık kıyafet daha öne çıktı. Bunlar da halkın gündelik hayatına, yaşam tarzına müdahale etmek anlamına geliyordu.

Bekleneceği gibi halkın büyük çoğunluğu, devletin yaşam tarzına müdahale etmesine karşı çıkmıştır. Elbette yapılan bir devrimdi; böylesine durumlarda devrim demir yumruğunu gösterir, Türkiye’de de öyle oldu. İstiklal Mahkemeleri, idamlar, baskılar yasaklar… gibi tatsız olaylar yaşanmış, devlet ve devlet seçkinleri ile halk kesimleri arasında gerginlikler olmuştur.

Zamanla bu gerginlik, bir iktidar/imkânları paylaşma mücadelesinin de işin içine girmesiyle, devlet/bürokrasi-halk, merkez- taşra, seküler/laik- dindar, zengin-yoksul şeklinde bir kutuplaşmaya doğru evrilmiştir. Eski ortak değerlerin, özellikle din ve dindarlığın dışlanması sonucu, Kürtler farklılıklarını daha çok hissetmişler ve kendilerini daha çok ‘Kürt’ olarak algılamaya başlamış, dolayısıyla da bir Türk-Kürt kutuplaşması da oluşmuştur. Öte yandan; devletin, çağdaşlaşmanın bir aracı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurması ve çağdaş Müslümanlığı Sünnilik üzerinden tanımlanması sonucu zaten var olan Sünni-Alevi kutuplaşması devam etmiştir. 

 

Kurucu parti olmanın bedeli 

Birinci Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı, göçler, mübadeleler, hastalıklar ve yoksullukla perişan olmuş halk her şeye rağmen, yeni kurulan devlete destek vermiş, barışı, düzeni, dirliği, birliği benimsemiş, Cumhuriyet’in bu yönünü sevmiştir.

1950’de çok partili demokratik sisteme geçilmesi ile birlikte henüz modernleştirilemeyen halkın büyük bir bölümü, devletle CHP’yi ayırmaya başlamış; Cumhuriyet döneminin kimi güzelliklerini (güvenlik, barış, birlik, dirlik, kalkınma…) devlete mal ederken tüm sıkıntılarını, acılarını, eksiklilerini, baskıları, kıtlığı… kurucu parti olan CHP’ye yazmıştır.

O günden bugüne 66 yıldır CHP, tek başına iktidar olacak kadar oy alamamaktadır. Çünkü CHP’ye dindarlar, Kürtler ve yoksullar oy vermemektedir. 70’li yıllardaki Ecevit dönemi bir yana, CHP, zengin, seküler ve “Beyaz Türk” diye tabir edilen seçmen kesimine sıkışıp kalmıştır.

Aslında bu halk; dindarı, Kürdü, yoksulu… herkes Cumhuriyet’in esas hedeflerini, terakkiyi, kalkınmayı, zenginleşmeyi, güçlü olmayı benimsemiştir. Halk, Batılı gibi zengin olmak, refah içinde yaşamak istiyor. Karşı çıktığı şey; ‘kimlik’ dayatılması, yaşam tarzına karışılmasıdır.

Bir örnekle açacak olursak; herkes çocuğunu okula gönderiyor; okusun, iyi bir işi, iyi bir hayatı olsun istiyor. Halkın bir kısmı çocuğunun aynı zamanda dindar olmasını da istiyor. Başörtüsü sorunu buradan çıkmıştır. Ama devlet seçkinleri uzun süre buna imkân vermemişlerdir. Çoğu Anadolulu, orta alt sınıftan gelen insanlara “başörtüsü ile işçi olabilirsiniz, odacı olabilirsiniz, temizliğe gidebilirsiniz ama üniversiteye gelemezsiniz, doktor-öğretmen olamazsınız” denilmiştir. Bu şekilde başörtüsü, sadece dinin değil, yoksul olmanın da, taşralı olmanın da sembolü olmuştur. Aslında başörtüsünün (dahası dinin) siyasette güçlü araç olmasının nedeni sadece dindarlığın değil, aynı zamanda çevre ve yoksullukla ilgili bir sembol olmasındandır, yani burada dini de içine alan bir sınıfsallıkla karşı karşıyayız.

Hiç kuşku yok ki bu durumu besleyenler, imkânları paylaşmayan, diğerlerine kibirle bakan, onları geri, köylü, aşağı (göbeğini kaşıyanlar, bidon kafalılar vb) gören seçkinlerdir.

 

Üst sınıf muhafazakârlığı/Gardırop Atatürkçülüğü

Marksist terminolojiden ödünç alarak konuşursak, üst yapıda takılıp kalınmıştır. Atatürk’ün, akıl ve bilimi işaret etmesi, muasır medeniyeti hedef göstermesine rağmen bir kısım CHP’li şekli modernleşmede ısrar etmiştir. Bu da CHP’yi üst sınıf muhafazakârlığının taşıyıcısı bir parti haline getirmektedir.

CHP’liler 66 yıldır halkın oyu ile iktidara gelememenin nedenini hiçbir zaman hakkıyla sorgulayamamışlardır. Hala sorun halkta aranmakta; devrimlerin tamamlanamamasına, çağdaşlaşmanın gerçekleşememesine bağlamaktadır. Merhum İlhan Selçuk, bu durumu 6 Eylül 1966 tarihinde yazdığı bir makalede şöyle ifade etmektedir: “Gardırop Atatürkçüleri yüzünden devrimler halka mal edilememiş, Atatürkçülük anlayışı fakir halk tabakaları karşısında iktisadi muhtevadan yoksun bir anlamsızlık içinde kalmıştır. Atatürk’ün şekilde yaptığı devrimlerin yanında görünürler ama Atatürkçülüğün “devletçilik, devrimcilik, halkçılık” ilkeleri köklü reform gerektirdiği için karşıdırlar. Şapka giymek haksız kazançlarla ilgili değildir, Latin harfleriyle de yazsan Arap harfleriyle de yazsan kompradoru ilgilendirmez… Bugün Asya’nın ve Afrika’nın mazlum milletlerinin emperyalizme başkaldırmasını yeren kişiler, şapka da giyseler, çarşafa karşı da olsalar Atatürkçü sayılmazlar. Onlar devrim hareketlerini gardırop değişikliği sanan zavallılardır.”

İlhan Selçuk’un 60’lı yıllarda fark ettiğini Bülent Ecevit, 70’li yıllarda ete kemiğe büründürmeye çalışmış ama maalesef bu gayret 12 Eylül müdahalesi ile kesilince tekrar aynı noktaya dönülmüş, tekrar sorun halkta aranmaya başlanmıştır. Özellikle 90 yıllarda CHP, yükselmekte olan şekilci Müslümanlık karşısında daha da şekilci olmuş, “Cumhuriyet kazanımları”nı koruma adına eski devletin yanında, halkın tercih ve taleplerinin karşısında konumlanan bir pozisyona düşmüştür. Özellikle 28 Şubat uygulamalarını desteklemesi, geniş halk kitlelerinde mevcut olan olumsuz CHP algısını beslemiş, dahası liberal düşünceye sahip insanları da uzaklaştırmıştır.

Cumhuriyet’in ulus inşa projesi elbette anlaşılır bir projedir. Milliyetçiliklerin revaçta olduğu bir zaman diliminde, İmparatorluk bakiyesi olarak kurtarılan Anadolu topraklarını Türkiye, Anadolu ahalisini “millet” yapmayı amaçlamaktadır. Ulus devletler dünyasında başka şekilde ayakta durmak, var olmak da zaten mümkün değildir. Burada Cumhuriyetin eşit yurttaşlık iddiasını da unutmamak gerekir.

Esasen bu proje başarılı olmuştur. Elbette her şey devlet eliyle yapılmıştır, otoriter bir devlet vardır ama Cumhuriyeti kurup, ulus inşa projesini hayata geçiren ekip, yine dünya konjonktürüne uygun olarak çok partili parlamenter sisteme geçmesini bilmiş, iktidarı sorunsuz bir şekilde sandıktan çıkan iradeye teslim etmiştir.

 

Demokrasi Türk modernleşmesinin kaçınılmaz sonucudur

Maddi kalkınma, eğitim, kentleşme, insanların dünya nimetlerini tanımaları -muasır medeniyetin imkânlarından yararlanmak istemeleri- CHP’nin modernleşme ve ulus inşa projesinin sonucudur. Devrimler, sadece kurulu düzeni değil, toplumu; kanaatleri, inançları, kültürü, anlayışları da değiştirmek isterler ama sosyolojik süreçler her zaman kurgulandığı gibi işlemez. 1920’li yılların başında kurgulananların tamamının gerçekleşmemesi Türk modernleşmesinin başarısız olduğu anlamına gelmez. 1950’lere gelindiğinde 25 yıl öncesine göre çok farklı şartlar mevcuttur; Türkiye toplumu değişmiştir, insanların tercihleri ve talepleri değişmiştir, dünya değişmiştir. Çok partili parlamenter sisteme geçilmesini de bu değişimler dayatmıştır.

Demokrasi; iktidarların çok partili demokratik seçimlerle gelmesi ve gitmesi, uygulamalar ne olursa olsun, ne kadar eksikler ve sorunlar olursa olsun, toplumun değişimi ve dönüşümünde yönetici elitleri geriye çeker, bambaşka toplumsal dinamikleri devreye sokar. Türkiye’de de bu olmuştur.

1950’de seçimleri kazanarak iktidara gelen Demokrat Parti(DP) ve onun uygulamaları da bu değişimin sonucudur. Bilindiği gibi, DP, CHP milletvekillileri tarafından kurulmuş bir siyasi partidir ve temel hedefler konusunda CHP çizgisinin dışına çıkmamıştır. DP dönemindeki ‘liberal’ uygulamalar; aslında CHP’nin çok partili parlamenter sisteme geçme kararı ve iki kutuplu dünyada Batı ittifakını tercih etmesinin bir sonucudur.

 

Nerede yanlış yapılmıştır?

Böyle olmasına rağmen niçin CHP bu tarihten sonra hiç iktidar olamadı; niçin seçimleri hep ‘sağ’ partilerin kazanıyor?

Cumhuriyeti kuran ve Türkiye’ye çok partili demokratik sistemi getiren CHP’ye her devrimde kaçınılmaz olan acıların, sıkıntıların, aksaklıkların faturası kesilmiştir. Herkesin bildiği bir olay var; bu olay bu durumu çok net bir şekilde açıklıyor. İsmet Paşa’nın şu sözü tarihe geçmiştir: “Çocuklarınızı aç bıraktım ama yetim bırakmadım” Evet, İsmet Paşa, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’na sokmamış, ülkenin tahrip olmasını, kaynaklarımızın yok olmasını, çocuklarımızın ölmesini önlemiş ama insanlar korundukları felaketleri değil, yaşadıklarını; kıtlığı/açlığı sorun etmiştir.

 Demokrat Parti ve ardılları ile girilen iktidar kavgasında CHP, eskinin temsilcisi olarak kalmış, 70’lı yıllarda Ecevit’in çıkışı dışında, toplumun önüne, demokrasi, özgürlükler ve adalet konusunda yeni ve merkez sağ programları aşan, halkın talep ve tercihlerini karşılayan projeler geliştirememiştir. Dünya nimetlerinden faydalanmayı isteyen halkın önüne inandırıcı bir alternatif büyüme/kalkınma ve hakça paylaşım modeli koyamamış, sadece karşı çıkan, eleştiren bir pozisyona düşmüştür.

Ekonomik ve siyasi serbestleşmeye bağlı olarak kentleşmenin görülmedik bir şekilde artması sonucu Anadolu halkı kentlere akmış, orada inanç ve yaşam tarzları ile birlikte daha çok görünür hale gelmiştir. CHP seçkinleri bu görünürlüğü de okuyamamış, insanların kimlikleri, inançları ve yaşam tarzlarını sorun etmiş, bunları geriye gitme olarak yorumlamıştır. Merkez sağ partilerin seçkinleri ise, aslında kendileri hiç de geniş kitleler gibi yaşamadıkları halde, bu görünürlüğe alan açmıştır. Zamanla bu durum iktidar kavgasında malzeme olmuş; merkez sağ partiler tarafından alabildiğine kullanılmıştır.

27 Mayısla başlayan askeri müdahaleler karşında CHP’nin pozisyonu da hep sorunlu olmuştur. Müdahaleleri ordu yapıyor ama bu müdahalelerde yaşanan olumsuzlukların faturası hep CHP’ye kesiliyor. Çünkü ordu, Peygamber ocağıdır; güvenliğimizin, birliğimizin, dirliğimizin garantisidir. Öte yandan halk askerden korkuyor; onu eleştirmek, ona düşmanlık yapmanın bedeli olduğunu biliyor. O nedenle; müdahale dönemlerindeki tüm baskıların, yasakların hesabı CHP’den soruluyor. Bunun böyle olmasında; öteden beri sivil/asker bürokrasi ile CHP’nin ilişkisinin yanı sıra CHP’nin kurumsal olarak 1971 müdahalesinin[4] dışında darbelere açıkça tavır koymamasının etkisi olsa gerek.

27 Mayıs ihtilalinden sonra 1961 Anayasası ile başlayarak bir vesayet sistemi kurulduğu, seçilen iktidarlara rağmen sivil/asker bürokrasinin hep etkili olduğu, önemli kararları onların verdiği, seçilmiş iktidarlara baskı yapıldığı yaygın bir kanaattir. İfade edildiği gibi; bu “sivil/asker bürokrasi” ile CHP hep aynı olarak bilinmiştir. Bu algı hala yaygın bir şekilde mevcuttur.

 

İslamcılık/AKP

Osmanlıdan tevarüs eden Türkiye’deki kadim siyasal tartışmanın iki ana tarafı olduğu yukarıda vurgulanmıştı. Bunlardan biri İslamcılardır; İslamcılar, “mağlup olan, gerileyen Osmanlı’yı/Ümmet’i kurtarmak için Batı’nın(düşmanın) silahını(ki bu, fendir, bilimdir, teknolojidir, terakkidir) almak ama onun yaşam tarzından, kültüründen, ahlakından uzak durmak, bunun yerine gerileyen İslami yaşamı daha güçlü bir şekilde diriltmek gerekir” tezini savunuyorlar. Diğeri, Batıcılardır; Batıcılar da terakkinin peşindedirler ama bunun ancak topyekûn Batılılaşarak mümkün olacağı, o nedenle Batının kültürünü ve yaşam tarzını da almak gerektiğini söylüyorlar.

Bu iki grup arasında mücadeleyi Batıcılar kazanıyor. İslamcılar, Cumhuriyet Devrimlerinin sert uygulamalarının olduğu 1924-1950 arasında ortalıkta pek görünmüyorlar, onları yetiştiren kurumlar ve koşullar ortadan kalktığı için de giderek sayıları azalıyor.

1950’de’den sonra liberal uygulamalarla beraber yeni bir İslamcılık sahneye almaya başlıyorlar. 60’lı, 70’li yıllarda yeniden yükselen İslamcılık, Osmanlı’daki İslamcılıktan önemli farklılıklar göstermektedir. İkinci kuşak İslamcıların önemli özelliklerinden biri, kentli olan birinci kuşak İslamcılardan farklı olarak Anadolu/köy/ kır kökenli olmalarıdır. İkinci kuşak İslamcıların bir başka özellikleri de, modern eğitim almış olmalarıdır. Bunları çoğu Anadolu’dan büyük şehirlere gelmiş ailelerin okumuş, meslek sahibi olmuş çocuklarıdır.

İlk dönem İslamcılığı, Batıcılık gibi, bir ümmeti/milleti ‘kurtarma ideolojisi’yken 60’lı,70’lı yılların İslamcılığı aynı zamanda bir tutunma ideolojisidir. Yeni/İkinci Kuşak İslamcılar, Anadolu’dan kentlere akan ve buralarda inanç, yaşam tarzı, örf ve adetleri ile birlikte tutunmaya, kentlerde/merkezde/devlette toplanmış olan imkânlardan pay almaya çalışan kitlelerin temsilcileridir. İslamcıların esas avantajı da buradan geliyor; sadece bir dinin, ideolojinin, yaşam tarzının taşıyıcısı değildirler, aynı zamanda taşradan gelen kitleler adına merkezde/devlette toplanmış olan imkânlardan pay alma mücadelesi veriyorlar.

 

İktidarı/Devleti ele geçirme kavgası

Kavga bu noktada iktidar/paylaşma/kapma kavgasına dönüşüyor. İmkânlar (statü; mevki, makam, para…) devlette toplanmıştır; o nedenle kavga da devleti ele geçirme kavgası şeklindedir. Yerleşik iktidarın seçkinleri imkânları bırakmak istememektedirler; yeni gelenler ise iktidarı ele geçirip imkânlara sahip olmak istemektedirler. Ne var ki, söylemde semboller öndedir; bir tarafta çağdaşlık/Cumhuriyet değerleri/Cumhuriyet okulları/ulus/aydınlanma/laiklik/Atatürkçülük…, diğer tarafta din/iman/yerlilik/imam hatipler/başörtüsü/medeniyet/millet/ümmet… Sonuçta; taraflar/taraftarlar oluşuyor, insanlar kimlik, inanç ve yaşam tarzlarına göre bölünüyorlar, kutuplaşıyorlar. Bu kutuplaşma, merkezdeki imkânları paylaşılma kavgasını örtmesi açısından oldukça işlevseldir

İlginçtir; devletin kendisi asla sorgulanmıyor. Sorgulanmıyor çünkü devletin mevcut yapısı, esas amaca oldukça uygundur. Tüm imkânlar(karar, para, toprak, DİP, MGK, YÖK, HSYK, RTÜK, TRT…), her şey devlette toplanmıştır. Devleti ele geçiren her şeyin sahibi oluyor…

CHP, 1950’den sonra uzun süre devleti teslim etmeme/kaptırmama kavgasını verdi, şimdi ise devleti geri alma/tekrar ele geçirme kavgası veriyor. Görüntü budur. AKP, bu görüntüyü taraftarlarını sürekli olarak “ya CHP gelirse” diye korkutarak besliyor.

1960 Anayasası ile vesayet kurumları oluşturularak devleti bütünüyle teslim etmemeye çalışıldı. ‘Merkez sağ’ diye isimlendirilen siyasi partiler/iktidarlar aslında vesayet sisteminin kurumlarıydı. DP’nin devamı niteliğinde olan Adalet Partisi/Doğru Yol Partisi ve Ana Vatan Partisi, bir taraftan geniş halk kitlelerinin taleplerini kısmen de olsa karşılarken diğer taraftan merkezdeki elitlerle, sivil-asker bürokrasi ile iktidarı paylaşıyordu. Ama Refah Partisi ile başlayıp Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte geniş halk kitlelerinin/Anadolu’nun/taşranın/dindarların/muhafazakârların temsilcisi olarak gelenler, iktidarı (dolayısıyla da imkânları) paylaşmayı reddetti. Onun için kavga büyük. Bu büyük kavgayı; eski merkezin(CHP hala bu merkezin temsilcisi olarak algılanıyor) kazanması hiç de mümkün gözükmüyor.

Mümkün değil ama kazanılsa bile bunun bir anlamı yok. Anlamı yok çünkü devlet böyle kalacak ve bu kavga bu şekilde sürecekse bunun sonu bir iç savaşa kadar gidebilir.

 

Devleti ele geçirmek değil, onu değiştirmek,

demokratikleştirmek;

demokratik hukuk devleti haline getirmek

Bu kavgayı bir şekilde durdurmak gerekiyor. Bunu AKP’nin yapması düşünülemez bile. Yapmaz çünkü bu kurulan denklemde bu kavgayı sürekli olarak kazanacak olan AKP olacaktır. Burada CHP, bir tek CHP bir şey yapabilir. CHP, 1923’te ve 1950 yaptığına benzer bir şey yapmalıdır. Bu öyle bir şey olmalı ki, bu kavgayı bitirmeli, ülkeyi bir iç savaştan kurtarmalı, yeni bir barış ve esenlik dönemini başlatmalıdır.

İşte “paradigma değişikliği” dediğimiz şey budur. Mevcut/eski paradigmanın pratiğe yansıması, tüm imkânları elinde toplayan merkezi devlet yapısıdır. Tek parti dönemi CHP’si, devlet eliyle toplumu değiştirmeye çalışmıştır. Şimdi CHP, bu devleti ele geçirmeyi değil de değiştirmeyi/dönüştürmeyi/demokratikleştirmeyi önüne hedef olarak koymalıdır. Tabi buna bağlı olarak; devlet, ulus-devlet, millet/ulus, laiklik, kamusal alan… gibi kavramları da radikal bir şekilde gözden geçirmelidir.

Aşağıda yazacaklarım çok ters gelebilir ancak tamamının dünyanın geldiği yere, hayatın akışına uygun olduğu ve de “muasır medeniyet”le ilgili olduğu göz ardı edilmemelidir.

Bazı insanlar “altın çağ/asr-ı saadet sendromu” yaşıyor. Şu anda Türkiye’nin sorunlar, geriye dönülerek çözülemez, aksine bu, ancak günün koşullarına uygun bir gelecek planlaması ile mümkün olur.

 

Demokratik hukuk devleti

Halkın/milletin egemenliğine dayalı devlet, yani Cumhuriyet asla vazgeçilmeyecek bir tercihtir. “Eşit yurttaşlık”, “kimsesizlerin kimsesi” esprisi hala heyecan vericidir. Yanlış olan, bu devletin merkezi/totaliter yapısıdır. Kerameti kendinden menkul, yaptığı her şeyin doğru olduğu kabul edilmesi istenen, farklı kesimlerin farklı argümanlarla kutsallaştırdığı, hikmetinden sual olunmaz, her şeyi, tüm kararları, imkânları kendinde toplayan devlet anlayışı artık iflas etmiştir. Böyle bir anlayış; bizi artık bir arada tutamaz.

Türkiye’de sadece böyle bir devlet anlayışı yok, tüm araçları ile bütün gücü merkezde toplayan bir devlet aygıtı var. Her ne kadar Anayasa’da devletin üç kuvvetinin; yasama, yürütme ve yargının ayrı olduğu (kuvvetler ayrılığı) yazılı olsa da, iş hiç de öyle değildir. Devlet kimin elindeyse o, devletin araçlarını kullanarak tüm yetkileri uhdesinde toplamakta ve istediği gibi yönetmektedir. Bugün “Erdoğan devleti” diye eleştirdiğimiz heyulayı Tayip Erdoğan icat etmemiştir, bu heyula dün de vardı.

Milletin ulusal sınırlar içindeki egemenliği anlamı ile ulus devlete bir itiraz yok. Sorun, otoriter, tekleştirici, tüm imkânları/gücü ve kararı merkezde toplayan devlet aygıtıdır.

Öncelikle bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Devlet; inancı, kimliği, yaşam tarzı olan bir canlı varlık değildir. Devlet, vatandaşların insanca ve istedikleri gibi yaşamalarını kolaylaştırmak için, yine vatandaşların iradesi ve kararı ile oluşan bir organizasyondur. İnanç, kimlik ve yaşam tarzı konusunda devletin tercihi olamaz; tercih yurttaşlarındır. Devlet, elindeki araçlarla (okul, ordu, radyo, TV, YÖK, RTÜK, Diyanet…) insanlara kimlik, inanç ve yaşam tarzı dayatmaz. Devlet; tüm imkanları (İhale, kredi, teşvik, arazi, vergi,…) merkezde toplayıp istediğini istediğine veremez, istediğinden istediğini alamaz.

Sosyal demokrat bir parti olduğunu söyleyen CHP, devleti Erdoğan’ın elinden almayı değil, değiştirmeyi, dönüştürmeyi, demokratikleştirmeyi, tam bir hukuk devleti haline getirmeyi önüne hedef olarak koymalı, bunu yüksek sesle dillendirmelidir. Yetmez; bunun için tüm kurumları ve kuralları demokratikleştirecek yeni bir devlet organizasyonu projesi hazırlamalıdır.

Evet; iktidarlar seçimle gelip gidecek, kararlar çoğunluk tarafından alınacak. Elbette; kanun yapma yetkisi çoğunluk marifeti ile karar alan yasama meclisinin olacak ama kanunlar evrensel hukuk çerçevesinde olmalı.

Yürütme hukuk içinde yönetmek zorunda. Bunun böyle olup olmadığı hem parlamento hem de bağımsız ve tarafsız yargı, STK’lar ve basın tarafından denetlenmelidir.

 

Millet

Şunu artık görelim; maalesef tasada ve kıvançta bir olan bir millet olma vasfını giderek kaybediyoruz. Bırakın tasada ve kıvançta bir olmayı birimizin üzüldüğüne diğerimizin sevindiği olayların sayısı giderek artıyor. Türk, Kürt’ten koptu, Kürt Türk’ten. Alevi Sünni’yi sevmiyor, Sünni Alevi’yi. İnsanların yaşam tarzı diğer insanlara batıyor.

Hayır; geriye dönerek, tekrar devlet gücünü kullanıp halkı eğiterek, yeniden ulus inşa projeleri yaparak tekrar bir arada yaşayan, tasada ve kıvançta bir olan bir ulus olma şansımız yok. Yapılacak tek şey var; bu ülkede yaşayan herkesin farklılıkları ile birlikte eşit yurttaş olacağı bir siyasal/hukuki zemin oluşturmak, eş zamanlı olarak bunun iklimini hazırlamak.

Tamam; “Türk milleti” hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı ama bundan böyle hiçbir Kürt’e “Türk’üm” dedirtemezsiniz; anayasal olsa da, kâğıt üzerinde olsa da, bu mümkün değil. Bunun için “Türkiyeli” kavramı en doğru seçenektir.[5] Biz Türkiyeliler tekrar vatandaşlık bağı ile birbirimize bağlı olacağımız bir vatandaşlık hukuku yapmalıyız. Bu, tek başına barışı getirmez ama en azından yaşamın normalleşmesi için bir ilk adım olur. Yaşam normalleşip tekrar kendi mecrasında akmaya başlayınca insanların arasında kardeşlik hukuku da yeniden tesis olacak, tekrar tasada ve kıvançta bir olan bir millet olacağız.

Bunu ancak CHP yapabilir. CHP, bunu yaparak bir daha tarihe geçer. Türkiye’de yaşayan insanları, herkesi bir arada tutmanın, tekrar tasada ve kıvançta bir olan bir millet olmanın tek yolu budur.

 

Laiklik

Tekrar bir millet olmamız için laiklik kavramını da yeni baştan tanımlamak zorundayız. Elbette laikliğin bir tanımı var, uygulama örnekleri de.

Türkiye’de laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrı olması şeklinde uygulanmamıştır. Devlet, uzun yıllar boyunca, hayata geçirdiği ulus inşa sürecine uygun olarak yeni bir din tanımını yaptı ve bu din yorumunu “DİB, eğitim…” gibi araçlarla halka dayattı; bunun travmaları hala devam ediyor. Türkiye’de kamusal alanın halkın alanı olduğu, özgürlükler alanı olduğu ihmal edildi. Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. Buna bağlı olarak insanlar haklarını (eğitim, çalışma…) kullanamadılar. Bütün bunların faturaları da CHP’ye kesildi.

Bugün CHP “laik eğitim” dediğinde muhafazakâr halk kitleleri nezdinde anlaşılan hak kısıtlanmasıdır, din eğitiminin ortadan kaldırılması, imam hatip okullarını kapatılmasıdır. CHP, eğitimde ve yaşamın tüm alanlarında “özgürlükler”i öne çıkarmalıdır. Eğitim özgürleştirici olmalıdır. Sosyal demokrat bir siyasi parti “laiklik”ten asla dinin hayattan çıkartılmasını, kamusal alandan kovulmasını anlamamalıdır. Laiklik elbette inançlar konusunda (sadece inançlar değil inançların belirleyici olduğu kimlikler ve yaşam tarzları) devletin tarafsız olmasını gerektirir. Devlet, hiçbir inancın taşıyıcısı, taraftarı ya da karşıtı olmamalıdır. Bu, asla tüm inançların bir şekilde devletin varlık gösterdiği alanlardan çıkartılması anlamına gelmez. Tam tersi, laiklik, inanç özgürlüğü demektir; laik devlette tüm inançlar özgür olur.

Bu çerçeveden CHP’nin bir de mezhep sorunun olduğunu unutmamalıyız. Devletin, Sünniliği neredeyse resmi mezhebi olarak kabul etmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni/Hanefi mezhebine göre hizmet vermesi, diğer mezhep ve inanç gruplarının dışlanmasını getirmiştir. Öte yandan; yıllarca, özellikle AKP döneminde Aleviler devletten uzak tutulmuş, önemli görevlere gelmeleri engellenmiş, ayrımcılığa tabi uğramış, dahası AKP döneminde hâkimlik, savcılık, müfettişlik gibi görevlere Aleviler hiç alınmamıştır. Bunu sonucunda Aleviler “laiklik” konusunda duyarlı olan CHP’de toplanmışlar, bu durum da zamanla CHP’yi Aleviler için bir tutunma, sığınma aracı haline getirmiştir. Neticede CHP’nin “ Alevi partisi” olduğu algısı oluşmuştur. Öte yandan CHP içindeki iktidar mücadelesinde de Alevilik ve Cemevleri alabildiğine kullanılmakta, bu durum da bu algıyı beslemektedir. Artık özellikle büyük şehirlerde parti içindeki Alevi temsili toplumdaki Alevi oranının çok üstüne çıkmıştır.

Elbette laik bir devlet, yurttaşlarını kimlik, inanç ve yaşam tarzına göre ayırmaz; sayıları ne olursa olsun devlet, tüm yurttaşların kimlik, inanç ve yaşam tarzına saygılıdır, insanların tek başlarına ya da grup olarak inançlarını gereklerini yapabilmelerinin şartlarını hazırlar. Ama şu bir gerçek ki, Türkiye toplumu büyük oranda Müslümandır ve hâkim kültür de Müslüman renkler taşımaktadır.

“Arap ve İslam ülkelerinde demokrasi, laiklik hiçbir zaman olmadı” sözü bir CHP’liye aittir.[6] Hiç kuşku yok ki, bu yaklaşım, giderek azalmaya başlasa da hala yaygındır. Bu kabulden hareket ediyorsanız, “ülkede demokrasi ve laikliğin yerleşebilmesi için toplumun Müslümanlıktan uzaklaşması gerektiği” sonucuna varırsınız. Bunu siyaseten bu şekilde ifade edemeyeceğinize göre, “Müslümanlık öyle değil şöyledir” demeye başlarsınız. Elbette birey olarak böyle bir şey diyebilirsiniz, elbette dini değişik şekilde yorumlayabilirsiniz ama devlet ya da devleti yönetmeye talip bir siyasi parti olarak bunu yapamazsınız, yaparsanız laik devlet olmaktan çıkarsınız, inanç özgürlüğünü zedelersiniz.

CHP’nin, “İslam ülkelerinde demokrasi, laiklik olmaz” ön yargısını reddetmesi gerekir. CHP’nin bugün yapması gerekli olan şey, Müslüman bir toplumda demokrasi ve laikliğin nasıl olacağı sorusuna cevap bulmak olmalıdır. Biz, bu ülkede herkesin birlikte barış içinde yaşayacağı bir demokrasiyi nasıl kurabiliriz? Sanki bu Müslüman toplumda demokrasiyi tüm lazımeleri ile kurmuşuz da toplum bunu kabul etmemiş, din buna engel olmuş gibi davranıyoruz. Bu yanlıştır. CHP, sürekli olarak “laiklik elden gidecek, çağdaşlıktan geri atım atılacak, Cumhuriyetin kazanımları kaybedilecek” gerekçesi ile hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılmasının karşısında olmuştur. Geniş halk kitleleri nezdinde CHP algısı budur.

Bu çerçeveden son zamanlarda CHP’liler tarafından sık sık kullanılan “Ortadoğu bataklığı” nitelemesi de sorunludur. Kast edilen bölgede yaşanan savaşlar, şiddet, terör olsa da bu söz oryantalizm, ayrımcılık, nefret söylemi kokan bir nitelemedir. Evet, bu coğrafyada ciddi sorunlar var ama biz de bu coğrafyanın içindeyiz ve yıllarca yaptığımız gibi “hayır değiliz, biz Batılıyız, Avrupalıyız” demekle işin içinden çıkamayız. Sosyal demokrat bir parti olarak yapmamız gereken, bu sorunlara çözümler bulmaktır. CHP, bu coğrafyaya ırkçılığın, grupçuluğun, dinciliğin, mezhepçiliğin son bulacağı ama tüm milliyetlerin, dinlerin, mezheplerin, yaşam tarzlarının özgürce yaşayacağı bir model önermelidir.

Aynı şekilde bu “gericilik-ilericilik” kelimelerini kullanırken de çok dikkatli olmak gerekir. Hiçbir inanç ve yaşam tarzı gericilikle yaftalanamaz; bir sosyal demokrat, tüm inanç ve yaşam tarzlarına saygı duyar, bunları en temel insan hakkı olarak kabul eder ve insanların kendi tercihi olarak görür.

 

Nasıl bir sosyal demokrasi?

Sosyal demokrasi; özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma değerleri temellerine oturur. Aslında sosyal demokrasi sınırları çizilmiş bir ideoloji olmaktan çok, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana emekçi sınıfların yürüttüğü sosyal ve siyasal mücadeleler ile egemen sınıfların verdikleri ödünler sonunda varılan uzlaşmanın ürünüdür. Sosyal demokrasi, klasik liberal demokrasinin temellerini oluşturan değerler sistemini (serbest piyasa, siyasal demokrasi, çoğulculuk vb.) korumakla birlikte, sosyal adalet, sosyal devlet, sosyal haklar gibi yeni değerlerin de taşıyıcısıdır.

Doğru; CHP sosyal demokrat bir programı hayata geçirmeye çalışmaktadır ama bugünkü görünümü ile ne tam bir sosyal demokrat parti olabilmiştir ne de bu toplumun özelliklerinden kaynaklanan ihtiyaçları karşılayabilmektedir. Bülent Ecevit’in 70’li yıllarda başlattığı sosyal demokrasi arayışları ise 12 Eylül darbesi ile kesilmiştir.

12 Eylül sonrası da sosyal demokrasi adına arayışlar devam etmiştir. Ne var ki, bu arayışlar henüz el yordamıyla yürümekte, sağlıklı bir yöntem ve sistematik bir program henüz geliştirilememiştir. Bunun böyle olmasında CHP’nin alışkanlıklarının yanında dünyadaki sosyal demokrat partilerin ve genel olarak solun yaşamakta olduğu krizin de etkisi var. Öte yandan dünyadaki neo-liberal uygulamalar ve buna paralel olarak yerleşik sağ-sol mevzilenişlerin altüst olmasını da unutmamalıyız.

Adı ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan insanlara Cenneti değil ama huzuru, insan gibi yaşamayı, herkesin insan olarak kendini gerçekleştirme imkânını sağlayacak bir senteze, bir siyasal ve toplumsal eyleyişe ihtiyaç var.

Elbette burada insanların kapitalizmin hiyerarşisine, eşitsizliklerine, güvensizliğine karşı tepkilerinin adresi olan ve 20. Yüzyıla damgasını vuran solun gerileyişinin hikâyesini anlatacak değiliz. Ama parlamenter demokratik bir çizgi izlemiş ve sosyal devletin inşasında önemli katkılar yaparak kapitalizmin insanlara verdiği acıları hafifleten sosyal demokrasinin, yine kapitalizmin hız ve menzil arayışının sonucu olan neo-liberal uygulamalara teslim olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Maalesef Sosyalist Enternasyonal dünyadaki mevcut sorunlara çözüm üretmekten çok uzaklaşmış, bir ritüeller kabuğu haline gelmiştir. Bugün sol; dönemsel de olsa yenilmiş ve geri çekilmek zorunda kalmış ideolojidir.

Ancak; sosyal demokrasinin de temel değerleri olan “özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma” insanlığın en temel arayışları olmaya devam ediyor. Aynı şekilde özellikle bölgemizde (ve bütün dünyada) kimlik, inanç ve yaşam tarzları üzerinden yaşanan kanlı hesaplaşmalar, siyasal demokrasi ve çoğulculuğun da vazgeçilmez değerler olduğunu tekrar tekrar teyit etmektedir. Öte yandan; son 25 yılın neo-liberal uygulamaları geniş halk kitlelerini ezip geçmiştir ve sosyal demokrasinin önemli katkıları olan “sosyal adalet, sosyal devlet ve sosyal haklar” gibi değerleri çok daha anlamlı ve elzem hale getirmiştir.

Bu durumda CHP’nin yeni yol haritasını üzerine kuracağı değerler açıktır. Özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma, siyasal demokrasi, sosyal devlet, sosyal adalet ve sosyal haklar.

Hiç kuşku yok ki, bu kavramları biz icat etmiyoruz, bunlar, uzun insanlık tarihi boyunca yaşanarak, bedeller ödenerek oluşmuş insanlığın ortak değerleridir. Şimdi bize düşen, bu değerleri bugün bu topraklarda ete kemiğe büründürerek bir siyasal program ortaya çıkarmaktır. Bu siyasal program Türkiye’den çıkmalı, tüm bölgeye ve dünyaya örnek olmalıdır.

 

Yeni sistemin dinamikleri

AKP, 2002 yılında sistemin mağdur ettiği toplum kesimlerinin desteği ile büyük ümitlerle iktidara gelmişti. Kendisinden beklenen, devleti demokratikleştirmek, hak ve özgürlükleri geliştirmek, adaleti ayağa kaldırmaktı. Maalesef AKP bu şansı değerlendiremedi; aksine yerini sağlamlaştırdıktan sonra mevcut devlet aygıtını ele geçirmeyi, devlet imkânlarını kendini destekleyenler lehine kullanmayı tercih etti, adaleti unuttu.

Şimdi AKP, ‘Sünni ve Türk’ temeller üzerinde oturan eski sistemin yeni sağ partisi olmaya doğru koşmaktadır. Dahası ülke, hızla tek adam yönetimine doğru gitmektedir. Türkiye toplumu tarihinde görülmemiş kadar kutuplaşmıştır; temelinde Kürt meselesinin bulunduğu iç çatışmalar ve terör, bölgemizdeki olayların da etkisiyle, neredeyse iç savaşa doğru evrilmektedir. MHP ise AKP’nin 7 Haziran seçimleri sonrasında hayata geçirdiği yeni terörle mücadele konseptinden sonra giderek anlamsızlaşmaktadır.

HDP ile başlayan Kürt partilerinin Türkiyelileşme ve Kürt sorununu parlamentoda barışçıl yollarla çözme gayretleri, PKK’nın 7 Haziran seçimleri sonrasında tekrar şiddet politikalarına dönmesi ve Türkiye dinamiklerinden uzaklaşarak gözünü bölgedeki gelişmelere dikmesinden sonra akamete uğramıştır. Görünen o ki; Kürt siyaseti bir yol ayrımına gelmiş durumda. Ayrılmayı kafaya koymuş, silahlı mücadele yanlısı bir damarın giderek ayrışacağı açık. Burada esas soru, Kürt meselesini Türkiye’nin içinde kalarak barışçı yollarla çözmeyi amaçlayan demokrat damarın, PKK’nın hegemonyasından kurtulup kurtulamayacağıdır. Nasıl olursa olsun; Kürt siyaseti içinde adalet üzerinde kurulacak yeni sistem için çok önemli bir dinamizm var.

 

Öte yandan AKP’nin kurduğu yeni vesayet sistemini reddeden, yapılan haksızlık, adaletsizlik ve ayrımcılıktan rahatsız olan dindarların Erdoğan hegemonyasından çıkmaları da beklenen bir sonuçtur. Bu damar da yeni sistem için ayrı bir dinamiktir.

Türkiye’nin tarih boyunca ve son AKP iktidarı döneminde en çok mağdur olan kesimi hiç şüphe yok ki Alevilerdir. Aleviler şu anda CHP’ye sığınmış durumdalar, CHP’nin elindeki belediyeler üzerinden nefes almaya çalışıyorlar. Klasik CHP tabanı ise; 65 yıldır iktidardan uzak olmaları ve son 14 yılda AKP’nin vesayet devletini ele geçirmesi ve kendi vesayetini kurması karşısında öfke ve içe kapanma yaşamasına rağmen CHP’deki değişim arayışlarını desteklemektedir. Elbette toplumcu gelenekten gelen insanlar ve liberaller de sayısal olarak olmasa bile özgür ağırlıkları ile Türkiye için hala dikkate alınması gereken önemli imkânlardır.

Bir ülkede iç barışın yeniden tesis edilmesi, yeni bir siyasal sistemin hayata geçirilmesi o ülkenin dinamikleri marifeti ile olur. Bu dinamikler, önceki sistem tarafından mağdur edilmiş adalet arayan kesimlerin içinde vardır.

CHP, yeni paradigma ve siyasal programını geliştirirken bu saydığımız düşünce ve siyasal gelenekler ile eşitsizlikten rahatsız olan toplum kesimlerini/mağdurları dikkate alması gerekmektedir.

Çok açık ki eski sağ-sol mevzilenişi anlamsızlaşmıştır. Yeni siyaset için Türkiye’deki siyasal mevzilenişi başka bir alana kaydırmak, mevcut kimlik ve yaşam tarzı ihtilafı yerine başka bir siyasal ve toplumsal ihtilaf oluşturmak gerekir. Bu yeni ihtilafın ana konusu eşitlik olmalı; yeni siyaset, eşitsizlikten mağdur olanları bir araya toplamalı ve eşitlik vaat etmelidir. CHP, toplumsal ve iktisadi işleyişten hoşnut olmayanlara yüzünü dönmeli, eşitsizlik üreten mevcut statükoya sahici bir şekilde meydan okuyan bir siyaset inşa etmelidir. Bu, AKP iktidarlarının oluşturduğu piramidin tepesindeki yeni muktedir ve varsıllardan rahatsız olmaya başlayanların da dikkatini çekecektir.

 

Yani siyaset ülkenin üç temel sorununu çözebilmelidir!

Türkiye’nin yeni bir siyasete ihtiyacı var. Bu siyaset ancak Türkiye’nin üç önemli sorun alanı ile ilgili sahici çözüm önerileri geliştirmekle inşa edilebilir. Bu sorun alanları; Kürt meselesi, toplumun inanç ve yaşam tarzı üzerinden kutuplaşması ve neo-liberal uygulamalar sonucu giderek derinleşen toplumsal adaletsizlik ve yoksulluktur. Aslında bu sorunlar, sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda bölgemizin de temel sorunlarıdır. O nedenle bu sorunlara bulunacak çözümler, CHP’yi sadece ülke için değil, tüm bölge için de bir ümit haline getirecektir.

Kürt Meselesi: Bu konuda atılması gereken iki radikal adım var. Birincisi; vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi; ademi merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesidir. Birilerinin Türkiye’yi bölmek istediği, bağımsız bir Kürdistan’ın peşinde olduğunu biliyoruz; ama biz Türkiye’nin birliğinden yanayız, Türkler, Kürtler ve bu ülkenin tüm unsurları için bunun daha doğru/iyi olduğuna inanıyoruz. Bu eşitsiz vatandaşlık tanımı ve bu merkezi yapı ile Türkiye’yi bir arada tutmak artık mümkün değil. Devlet iyi/ideal kimlik ve yaşam tarzı tanımlamaktan vaz geçmelidir. Türkiye’de barışı yeniden tesis edecek yeni siyaset, farklılıkları bir arada yaşatacak bir formül bulmak zorundadır.

Kürt sorunu çözüme kavuşmadan bu ülkeye rahat yoktur, ne tam demokrasi, ne üreten bir ekonomi, ne de adalet mümkündür.

Ulus inşa projesi geçmişte kalmıştır, dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tektip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalanmaya doğru sürüklemektedir. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir ‘milliyet’ olarak tarihin sahnesine çıktıkları bir gerçek. Şimdi tartışılan konu, Kürtlerin bir halk olarak bundan sonra varlıklarını nasıl sürdürecekleridir; ayrı bir (ya da birden çok) devlet olarak mı, yoksa diğer halklarla birlikte mi yaşayacaklar? Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte nasıl yaşayacaklarının formülünü bulmak zorundayız. Bu formülü bulmak bir sosyal demokrat parti olarak CHP’nin boynunun borcudur. Kürt sorununun ortaya çıkmasında sorumluluğu olan bir partinin bunu yapması çok anlamlıdır. Bunun için yeni bir keşfe ihtiyaç yok, farklı halkların tek çatı altında birlikte yaşadıkları birçok örnek var, ayrıca bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi mevcut.

Kutuplaşma: Yeni siyaset, Türkiye’nin yeni sağ partisi ve onun lideri Erdoğan’ın kimlik siyasetini açığa düşürecek bir pozisyon geliştirmek zorundadır. Erdoğan; “Bu ülkenin tek yerli, milli, Müslüman partisi benim” diyor, CHP ve tüm muhalefeti, “yerli olmayan, milletin değerlerinden, dininden uzak, düşman” parantezine alıyor. Böyle yaparken de, CHP ve solun geçmişinden çok sayıda olayı, bağlamından çıkarıp kullanıyor ve geniş kitleler nezdinde inandırıcı da oluyor. CHP’nin “hayır öyle değil; camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmaları AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. CHP, bir öz eleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara “bunlar yanlıştı” demeli. Ama esas yapılacak iş; sosyal demokrat bir programı bu ülkenin gerçeklerine uygun bir şekilde sunmaktır. Bunun inandırıcı olması ise taşıyıcıların toplumun ortalamasını temsil edecek insanlardan oluşmasıdır. Aksi takdirde ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satma’ pozisyonuna düşülüyor.

İşe laiklik anlayışını gözden geçirmekle başlamak gerekir. İnsanların inanç ve yaşam tarzlarının laiklikle bir ilgisi yok. Laiklik; devletin inanç ve yaşam tarzları arasında ayırım yapmamasıdır. Devlet seçkinlerinin, yurttaşların bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkânları ile bu tanımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır, Müslümanlıkla hep sorunlu olmuştur. CHP örgütleri toplumun diğer kesimleri tarafından böyle algılanıyor; örgüt mensupları genellikle cami cemaatinden uzak insanlardan oluşuyor.

Oysa araştırmalara göre, Türkiye toplumunun yüzde 67,8’i kendisini ‘dindar’ olarak tanımlıyor. Toplumun yüzde 45.8’i düzenli olarak namaz kılıyor, yüzde 65,6’si düzenli Cuma namazına gidiyor, yüzde 79,7’si düzenli bayram namazına gidiyor, yüzde 79,3’ü düzenli olarak oruç tutuyor. Bu toplumda son zamanlara kadar dindarların, dini vecibelerini yerine getirmeyenleri tahkir ettikleri, onlara düşmanca davrandıkları, istisnalar dışında, görülmemiştir. Ama dindar olmayanlar, kendilerini, modern, laik diye tanımlayanlar dindarlara en azından tepeden bakmışlar, onları geri, cahil vb olarak görmüşlerdir. CHP kadroları da ağırlıklı şekilde bu insanlardan oluşmaktadır. Böyle olunca dindarlar CHP’den uzak durmaktadırlar.

CHP, kimlik, inanç ve yaşam tarzlarına göre insanları ayırmadığı, kimlikten, inançtan ve yaşam tarzlarından kaynaklanan hakların garantisi olduğunu söylüyor ama halk bu söyleme bakmıyor; bunu pratikte, gündelik hayatta görmek istiyor.

Temel değerleri “özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma, siyasal demokrasi, sosyal devlet, sosyal adalet ve sosyal haklar” olan sosyal demokrat bir parti, Türkiye’deki tarihi yanılgıyı kırmak ve bu değerlerle sorunu olmayan dindarları kuşatmak zorundadır. Aksi takdirde sosyolojiye yenilir, bu Müslüman topluma yabancı kalmaya devam eder.

Son zamanlarda CHP’de sürekli olarak bir “sağcılaşma” tehlikesinden söz ediliyor. Nedir sağcılaşma; CHP’nin dindarlara saygılı olması, milletin değerleri ile ters düşmemeye çalışması mı yoksa başta özelleştirmeler olmak üzere neo-liberal ekonomik politikaları benimsemesi mi? Eğer birincisi ise; hala yanlış sularda dolaşıyoruz demektir.

Bu ülke kültürel kodları itibariyle Aleviliği ve Sünniliği ile birlikte Müslüman bir ülkedir. CHP’nin Müslüman bir ülkede siyaset yaptığını unutmaması gerekir. İmama karşı öğretmen anlayışı terk edilmelidir. Türkiye’deki solculuğun aynı zamanda batıcılık olduğu, dinden uzaklaşma olduğu algısı yıkılmalıdır. Bunun için İslam’ın mülkiyet, adalet, kul hakkı, alın teri gibi ilkeleri öne çıkarılmalıdır. Ayrıca din ve dindarları istiskal eden dilden uzaklaşılmalıdır. Mesela; sürekli olarak “biat kültürü” diye bir kavram kullanılmaktadır. Bu yanlıştır çünkü Müslüman halk nezdinde “biat”, dini bir kavramdır ve “lidere kul köle olmak” anlamında değil, “dine girme, Peygambere ve din önderlerine bağlılık ve saygı” anlamında kullanılmaktadır. CHP, çağdaşlık, gericilik gibi toplum tarafından kodlanmış sözcükler üzerinde çok ciddi bir çalışma yapmalı ve halkta olumsuz tepkiler oluşturan sözcükleri, daha genel anlamda insanlarla arasındaki iletişimi kesen değer yüklü dili acilen terk etmelidir.

Toplumsal adaletsizlik ve yoksulluk: Sosyal demokrat bir parti olduğunu iddia eden CHP’nin toplumsal adaletsizliğin kurbanı yoksul halk kesimlerine yaklaşamaması, onların partisi olamamasının bir nedeni onlara kimlik, inanç ve yaşam tarzı açısından uzak olmasıdır. Ama esas neden; bir türlü Türkiye’deki sistemin mağdur, mahrum ve mazlum kıldığı toplum kesimlerini rahatlatacak sosyal adalet siyasetlerini geliştirip o insanlara inandırıcı bir şekilde anlatamamasıdır. CHP, mevcut büyüme ve dağıtım-paylaşım sistemine alternatif adil bir toplumsal-ekonomik düzeni nasıl kuracak; bu, tespit edilip insanlara anlatılmış değil. Evet, güzel şeyler söyleniyor; mesela, kent yağmalarına karşı çıkılıyor ama büyük şehirlerde toplanan insanların konut taleplerinin nasıl karşılanacağı anlatılamıyor. Yine örneğin; nükleer santrale, kömür santrallerine, HES’lere karşı çıkılıyor ama enerji ihtiyacının nasıl karşılanacağı insanlara anlatılamıyor. En önemlisi; neo- liberal politikalara; örneğin her şeyin özelleştirilmesine, kontrolsüz piyasa düzenine ne deniliyor, bunları kimse bilmiyor. Aksine CHP’nin ekonomi sözcüleri, AKP’yi, piyasanın gereklerini yapmamakla suçluyor, eleştiriyor. Tütün ekicisi, pancar yetiştiricisi, küçük esnaf… herkes Kemal Derviş’i ocaklarına incir ağacı dikmiş, ABD’den “faiz/finans lobisi”nin gönderdiği bir komiser olarak biliyor ama CHP seçim öncesi Derviş’i yine ekonomiden sorumlu bakan yapacağını söyledi. Sadede bu örnek bile, CHP iktidara gelse bile bu anlamda değişen bir şey olmayacağı izlenimi veriyor. Ayrıca bu durum; “Ekonomiyi yönetecek bir adamları bile yok, CHP bu ülkeyi yönetemez” algısını güçlendirdi.

CHP bir an evvel; mevcut büyüme ve paylaşım düzenine karşı, insanı, yaşamı, çevreyi öne alan adalet üzerine kurulu yeni bir ekonomi-politik geliştirmeli ve bunu insanlara anlatmalıdır. Mülkiyete nasıl bakıyoruz, finans kapitalizme ne diyoruz, piyasalar nasıl olacak, sosyal güvenlikten, iş güvencesi ve güvenliğinden ne anlıyoruz, çalışanların örgütlenmesi, hakları nasıl olacak, çalışma hayatının temel kuralları neler olacak, kentlerimizin dönüşümü nasıl olacak… bütün bu sorulara açık bir şekilde cevap verilmelidir. Evet, bunlar seçim beyannamelerine yazıldı; Genel Başkan defalarca dillendirdi ama hala tüm yöneticiler ve örgütler olarak söz birliği ile ve anlaşılır bir dille bunları halka anlatamadık.

Bir önemli konu da çürüyen toplumsal ahlak ve yolsuzluklardır. CHP, hükümeti yolsuzlukla suçladıkça AKP’liler CHP’li belediyeleri gösteriyor, “seninki daha kara” diyorlar. AKP’nin demesini bırakalım; halk arasında, hatta CHP’liler arasında CHP belediyeleri ile ilgili çok ciddi rahatsızlıklar, iddialar var. CHP, bugüne kadar bu iddialarla ilgili bir şey yapmadı. Yolsuzluklar iddiadır, iftiradır diyelim (Gerçi diyemeyiz; çünkü bu iddialar araştırılıp gerçek olup olmadığı anlaşılmış değil) CHP belediyelerindeki israf, saltanat görüntüleri hepimizin malumudur.

Öte yandan bazı belediyeleri bir tarafa koyarsak CHP’li belediyeler başarılı da değiller, temel belediye hizmetleri konusunda bile halkın belediyelerimizden şikâyeti var.

Bilindiği gibi siyaset sadece programlarla, söylemlerle yürümüyor; çoğu zaman aktörler ve algılar programların önüne geçer. Yani neleri söylediğiniz kadar, kimlerle, hangi bağlamda ve nasıl söylediğiniz önemlidir.

Türkiye’nin bir siyasal sosyolojisi var ve bu sosyoloji Türkiye seçmenini büyük bölümünü sağ/muhafazakâr/dindar olarak işaret eder. Böyle olunca da kimlik siyasetinin önde olduğu, solun inanç ve yaşam tarzları ile algılandığı ülkemizde sol/sosyal demokrat bir partinin hiçbir zaman çoğunluğu sağlayamayacağı sonucuna varılır.

CHP, son zamanlarda, bunu farkına vardığı için, kimi zaman sağ söylemlere kimi zaman da sağ/muhafazakâr aktörlere yöneldi. Sağ aktörler ve söylemlerle sağ muhafazakâr partinin büyük pastasından pay almak mümkün değildir, nitekim bunun böyle olduğunu gördük.

Türkiye’nin ihtiyacı olan bu değil; Türkiye’nin ihtiyacı, gerçek anlamda bir sosyal demokrat siyasettir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, çağdaş/evrensel sol değerler üzerinden bir program hazırlanırken Türkiye toplumunun sosyolojisini unutmamaktır. Daha açık ifade etmek gerekirse; bütün farklı renklerine rağmen Türkiye’de Müslüman bir kültür söz konusudur, o nedenle bu kültürün dili ile siyasal bir söylem geliştirmek gerekir.

Sosyal demokrat bir parti, eşitlik, özgürlük ve adalet değerleri üzerinden geliştireceği bir programla insanlara, herkesin güvenliğinin sağlanacağı, ekmeğin büyütülüp adil bir şekilde dağıtılacağı ve herkesin kimliğini ifade etmesi konusunda özgür olacağı anlatmalıdır. Yani ülkedeki her tür “eşitsizliği” ortadan kaldıracağını söylemelidir. Ayrıca insanlara, kim olurlarsa olsunlar bir haksızlıkla karşı karşıya kaldıklarında haklarının kendilerine iade edileceğine dair garanti verilmelidir. Elbette eşitlik ve adalet ama eşitlik ve adalet aynı zamanda devlet gücünün zayıfların lehine kullanılmasını da gerektirir; o nedenle sol/sosyal demokrat bir parti, emeğin ve dezavantajlı grupların yanında yer alır, sosyal devleti ve sosyal hakları esas alır.

Bu çerçeveden CHP, neo-liberal politikaları açıkça reddedecek; adil paylaşımı sağlayacak, emeğin hakkını ve hukukunu koruyacak, herkesin insanca yaşamasını garanti altına alan bir ücret ve çalışma düzenini ön gören bir ekonomik program önermelidir.

 

Özetle; CHP, üst sınıf muhafazakârlığının taşıyıcısı parti görünümünü terk etmeli, eşitliği, özgürlükleri ve toplumsal adaleti eksiksiz savunmalıdır. Bunun için her şeyden önce modernleştirici/Batılılaştırıcı/ tektipleştirici tarihsel misyonunu reddetmeli; toplumun inanç ve değerlerine saygılı, özgürleştirici bir siyasal parti olmalı.

Devleti tekrar ele geçirip halkı devlet gücü ile değiştirmek dönüştürmek artık anlamsız bir hayaldir. Olan olmuştur; değişen değişmiş, dönüşen dönüşmüştür. Şimdi halkın büyük çoğunluğu, güven içinde, tok ve özgür yaşamak istiyor. Bir siyasi parti olarak CHP’den beklenen halkın tercih ve taleplerine karşılık vermektir.

AKP, kırsaldan kentlere, çevreden merkeze akan geniş kitlelerin temsilcisi olarak iktidara geldi; ama adaleti ayağa kaldıracağı yerde, devleti ele geçirdi, ele geçirdiği devleti dönüştürmedi, aksine merkezde/devlette toplanan imkânları yandaşlarına paylaştırarak eski vesayet sisteminin bir benzerini kurdu.

Yeni CHP, devleti belli çevrelere imtiyaz sağlamak için bir araç olarak görmeyi bütünüyle reddetmeli, herkesin güvenliğini, herkesin ekmeğini ve özgürlüğünü garanti edecek bir programla insanların karşısına çıkmalıdır. Bu, ülkedeki kutuplaşmayı, gerginliği de ortadan kaldırır ve toplumsal barışın tesisi mümkün olur. İşte o zaman zayıf olanlar, mağdur edilenler, baskı görenler, ayrımcılığa uğrayanlar, tüm kimsesizler, herkes Cumhuriyeti kimseleri olarak görmeye başlarlar; “kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet” hayali o zaman gerçekleşir.

AKP, kökeni ve temsil ettiği toplum kesimler açısından peşinen avantajlı olmasına rağmen asıl onu iktidara taşıyan, toplumun önüne herkesin kendisine yer bulacağı bir gelecek tasarımı koyabilmesiydi. AKP’ye söylem üstünlüğü ve değişik toplum kesimlerinden desteği getiren buydu. Ama AKP; bunu gerçekleştiremedi, iktidara yerleştikten sonra, kimlik siyasetini öne çıkardı, adaleti unuttu, tüm imkânları kendi taraftarlarına verdi, kendisine muhalif olanları dışladı; kimlik inanç ve yaşam tarzı konusunda farklı olanlar AKP’nin kurduğu düzende artık yer bulanıyor, AKP şimdi “ya benim yanımdasın ya da hain/düşmansın” diyor. Hainin/Düşmanın başına nelerin gelebileceğini de herkes biliyor.

Bugün AKP’nin yaşadığı kriz aslında budur; AKP’nin artık söylem üstünlüğü kalmamıştır. Kalmamıştır çünkü toplumun önüne koyduğu ve herkesin içinde kendini görebileceği ütopyasına ihanet etmiştir. Ütopyayı öyle bir yerle bir etmiştir ki, bırakın ötekileri, artık AKP’nin/Erdoğan kurduğu dünyada bir zamanda birlikte yürüdüğü arkadaşlarına bile yer yok.

Hiç kuşku yok Türkiye bu şekilde devam edemez. Çünkü AKP/Erdoğan, toplumu iki eksende (Türkçülük- Kürtçülük, İslamcılık-Laikçilik) müthiş bir şekilde kutuplaştırdı. Erdoğan kendisini milli ve yerli olarak tanımlarken, Türkçü ve İslamcı olmayan herkesi gayri-milli, düşman, hain olarak işaretliyor. Bu durum; Kürtleri, dindar olmayanları, AKP’nin tanımladığı şekilde dindar olmayanları, Alevileri, “Burada bana yer yok” deme noktasına taşıyor. Bu da millet olma vasfının kaybedilmesi demektir. Hiç kuşku yok ki, bu tablo bir çatışmaya çıkar.

Bizimkilerin bizden olduğu için kategorik olarak iyi, diğerlerinin ise bizden olmadıkları için kategorik olarak kötü olduğu algısı üzerine kurulan kimlik siyasetini reddetmeliyiz. “Ortak iyi”yi kimlik, inanç ve yaşam tarzları üzerinden değil, değerler çerçevesinde tanımlamalıyız. Adalet her zaman iyidir, tüyü bitmemiş yetim hakkını korumak da… Hırsızlık kötüdür, yalan söylemek de, emaneti ehline vermek iyidir, ırkçılık, ayrımcılık, nefret söylemi kötüdür, kimliklere, inançlara, yaşam tarzlarına saygılı olmak iyidir…

İşte yeni siyaset tam da bu noktada kurulmalı; eğer CHP, toplumun önüne herkesin kendisini içinde bulacağı bir ütopya koyabilirse Türkiye’nin önü açılır. Hiç kuşku yok ki, bu, tarihi bir adımdır, büyük bir iştir. CHP öyle bir gelecek tasarımı yapmalı ki, orada CHP’ye oy versin ya da vermesin Türkler, Kürtler, Müslümanlar, Müslüman olmayanlar, Sünniler, Aleviler, dindarlar, dindar olmayanlar…, herkes yer alsın; ama kendisi kalarak, değişmeye, öyle ya da şöyle olmaya zorlanmadan. Özellikle CHP’ye oy vermeyenler; “Ben bunları beğenmiyorum, hatta sevmiyorum ama orada, CHP’nin kuracağı toplumsal ve siyasal işleyişte/sistemde ben, ben kalarak, haklarımla beraber var olacağım, hukukum olacak, haksızlığa/adaletsizliğe uğramayacağım, güvende olacağım, özgür olacağım” diyebilmeli.

[1] Elbette burada “paradigma” kelimesi üzerine felsefi irdelemeler yapmanın gereği yok. Ancak; bu kavramı hangi çerçevede kullandığımızı ifade etmeliyiz. Paradigma; ortaklaşa kabul gören, belli bir süre hâkim olan model ya da kuramsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Yeni bir görüşün paradigma olabilmesi için hem halihazırda ortaya çıkmış olan sorun ya da sorunlara uygun çözüm bulabilmesi hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapabilme potansiyeline sahip olması gerekir. Mevcut paradigma ortaya çıkan sorunlara çözüm getiremiyorsa yeni arayışlar başlar. Bu görüşler, sorunları açıkladıkça ve çözdükçe kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür. Böylesine süreçler her zaman sancılıdır. Mevcut toplumsal işleyiş (bu grup ya da parti için de geçerlidir) krize girdiğinde, krizi çözmeye aday toplumsal kesim/sınıf ve/veya katmanlar kendi çözümlerini topluma önermeye başlarlar. Mevcut iktidarlar (paradigma ya da ideolojiler) buna karşı direnirler ve çatışmalar kaçınılmaz olur. Sonunda ya eski paradigma tasfiye olur ya da kendisini yeniler, yani sorunları anlar, gerekli değişiklikleri yapar. Her iki durumda da ortaya çıkan yeni bir paradigmadır.

[2] Moderniteyi bir dünya görüşü ve modernizmi bir kültürel ve sanatsal akım olarak ifade etmek mümkünse, modernleşmeyi de bir ideoloji olarak tanımlamak mümkündür. Modernleşme, modernitenin her yönüyle bir gerçeklik olarak bilince yerleştirilmesi girişimidir.

[3] Devlet; politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisini belli bir coğrafyada örtüştürür. Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir.

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ulus devletlerde, devletin politik kimliğiyle ulusun kültürel varlığı aynı bütün içinde yer alır. Etnik ve kültürel bir sentezi ifade eden ulus kavramı ile jeopolitik bir bütünlüğü tanımlayan devlet kavramının bir araya gelmesiyle oluşan bu siyaset bilimi terimi, vatandaşlarının tamamı aynı dili konuşan ve aynı kültür değerlerini paylaşan devletler için kullanılır.  

Ulusun mu yoksa ulus devletin mi önce ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Milliyetçi görüşler genellikle ulusun önceden var olduğunu iddia ederler, ulus devlet bu ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir model olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modernleşme odaklı teorilere göre ulusal kimlik daha önceden var olan devletin politikalarının bir ürünü olarak görülmektedir.

[4] Hatırlanacağı gibi Bülent Ecevit, 12 Mart 1971 müdahalesinin kendilerine karşı yapıldığını söylemiş ve tavır koymuştur. Bunun karşılığını da CHP’nin 70 yıllardaki yükselişi ile görmüştür. CHP, ilk defa ve bir tek o zaman, düzenin partisi değil, statükoya karşı olan düzeni değiştirmek isteyen bir parti görüntüsü vermiştir.

[5] Elbette bu kavramın çok sembolik ve sorunlu hale geldiğini, bu kavramı kullananların hemen “bölücü” parantezine alındığını biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya başka bir kavram bulunabilir. Neticede bu ülkede yaşayan herkesin aidiyeti; kimliği, inancı ve yaşam tarzı ne olursa olsun eşit olduğunu; milletin sadece ve sadece vatandaşlık bağı ile birbirlerine bağlı olduğunu ifade etmek zorunluluğu var.

[6] http://www.haberler.com/zulfu-livaneli-offenburg-da-okuyuculari-ile-7958901-haberi/