Metin Gürcan: “Haydi Suriye’ye”cilere hitaben…

2011 yılından beri devam eden Suriye iç savaşı şu günlerde kritik bir dönemeçten geçiyor. Havadan Rus güçleri tarafından desteklenen Esad güçleri, Hizbullah milisleri, Rus komandoları ve İran para-militer güçlerinden oluşan kara gücü Halep’in kuzeyine sarkmayı başardı ve 2012 yılından beri muhaliflerin elinde olan ve Suriye’nin en büyük şehri Halep’in Türkiye ile olan irtibat yollarını kesti. Bu kısaca Halep’teki muhaliflerin Türkiye ile irtibatının kesilmesi ve Esad güçlerinin Halep kuşatmasının başladığı anlamına geliyor.

Eğer Halep düşerse Esad güçleri Suriye’de çok büyük bir zafer kazanacak ve belki de muhaliflerin yenilgisinin başlangıcı burası olacak. Yabancı analizlerden görebildiğim kadarı ile Rusya ve İran tarafından da desteklenen Esad güçlerinin bir acelesi yok gibi. Doğrudan 800 bin nüfuslu Halep’in içine girerek kent savaşlarında büyük kayıp verme yerine hava bombardımanları, topçu-roket atışları gibi dolaylı bombalamalarla ve sıkı bir abluka ile Halep’i zamana yayarak sıkabildiği kadar sıkarak Halep halkının pes etmesini bekleyecek. Zaten yerel kaynaklar şimdiden Esad Muhaberatı’nın Halep içinde “ya silahlı teröristleri [yani muhalifleri] bize hemen teslim edersiniz ya da bunun sonuçlarına katlanırsınız” şeklinde şehrin ileri gelenlerine propagandaya başladığını vurguluyor.

Zamana yayarak cezalandırma stratejisi sayesinde Esad güçleri aynı zamanda Halep’teki muhaliflerin ve ailelerinin de şehri terk etmesini sağlamaya, yani bir nevi yönetebileceği bir Halep yaratmaya çalışıyor. Halep ve çevresindeki muhalif gruplarla ailelerinin göçü demek Türkiye’ye yönelik bir göç dalgası demek. Zaten henüz birkaç gün olmasına rağmen sınırlarımıza 20 bine yakın kişi dayandı. 70 bin kişi ise yollarda. Şayet Halep ve çevresi tamamen boşalırsa göçmen sayısı yüzbinleri bulabilir.

Şimdi gelelim meselenin püf noktasına. Özellikle son 6 aydır Suriye’de hiçbir şey Ankara’nın istediği gibi gitmiyor. Artık net olarak görüyoruz ki, 24 Kasım’dan sonra Ankara’nın Suriye’de ne karada, ne de hava sahasında bağımsız bir aktör olarak ‘oyun kurma’ yeteneği var. Ama sanırım Halep’in kuzeyine sarkmayı başaran Esad güçleri ve belki de 3-5 güne başlayacak Halep kuşatması Ankara’ya Suriye’ye karadan müdahale etme fırsatı sunabilir.

Nasıl mı?

Ankara Esad güçlerinin Halep kuşatması nedeniyle yaşanacağına kesin gözüyle bakılan kitlesel göç dalgasını önlemek maksadıyla Azez-Munbiç hattının kuzeyindeki cebe karadan müdahale edebilir ve göçmenler için bu müdahale ile Azez-Munbiç hattı kuzeyindeki cepte oluşturulacak bir ‘Göçmen Şehri’ kurulabilir. Sanırım Ankara’da bu konuda fısıltılar var. Gerçekten de bu gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel göç dalgası, Ankara için Suriye içine müdahale etme ve Afrin kantonu ile Kobani kantonunun birleşmesini önleyecek, bir şekilde Halep’le organik bağını devam ettirmesini sağlayacak ‘SON FIRSAT’mış gibi duruyor. Şayet Ankara bu treni de kaçırırsa artık Suriye’nin geleceğinde kesinlikle söz sahibi olamayacağının farkında.

Yine tahminime göre Türkiye, Azez-Munbiç hattı kuzeyindeki cepte kurulması muhtemel bu ‘Göçmen Şehri’ için Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerden de finansman, lojistik destek ve belki de asker alarak bir ‘Çok Uluslu Sünni Barış Destek Gücü’ oluşturabilir. Bu sayede riski ve maliyetleri dağıtabilir.

Bu müdahalede en önemli nokta ABD’nin nasıl ikna edileceği gibi duruyor. Bu noktada Halep’in Rusya destekli Esad güçleri tarafından ele geçirilmesinin ABD için de büyük bir hezimet olacağını not etmekte yarar var. ABD şayet PYD’yi ikna edebilirse sahada kendisine askeri maliyet getirmeyecek böyle bir öneriye yeşil ışık yakabilir.

Şimdi “Böyle bir müdahale doğru mudur yanlış mıdır?” tartışmasına girmeden önemli bir noktaya dikkat çekmek isterim.

Umarım Ankara’da, ‘Çok uluslu Sünni Barış Destek Gücü’nün Azez-Munbiç hattı kuzeyindeki cebe bir ‘Göçmen Şehri’ kurmak için Suriye’ye kara gücü ile müdahalesi söz konusu olursa aşağıdaki hususları düşünen birileri vardır.

Suriye gibi kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan akışkan bir güvenlik ortamına girmek kolay, kalmak zor, çıkmak ise daha zordur. ABD’nin Irak ve Afganistan tecrübeleri göstermektedir ki, iyi bir ‘Çıkış Stratejisi’ planlanmadan yapılan tüm girişler hüsranla sonuçlanıyor. Biz askeri stratejide ‘tersine planlama’ deriz. İşte tersine planlama tam da burada geçerli. Ankara böyle bir operasyona niyetli ise önce ‘Çıkış Stratejisi’ne, daha sonra ‘Kalış Stratejisi’ne ve en sonunda da hâlâ girmeye niyetli ise giriş stratejisine ağırlık vermeli.

Yine böyle bir operasyona niyet ediliyorsa siyasi amaçlar ve ‘son noktalar (end states)’ net olarak belirlenip askerlere kapsamlı bir direktif şeklinde verilmeli. ‘Kervan yolda düzülür’ mantığı ile ‘Hele bir girin gerisine Allah kerim’ anlayışı ile siyasi direktif ham kalırsa, bu ilk olarak bizi askerin bu boşluğu operatif göreve dönüştürememe hatasına sürükler. Günümüz çatışma ortamlarında da zaten en büyük sorun bu. Siyasi karar alıcıların belki biraz korkaklığından ve sorumluluk almak istememesinden, belki de biraz günümüz çatışma ortamlarının karmaşıklığından siyasi amaçlar operasyonel askeri görevlere net olarak çevrilemiyor.

Kısaca askerin, siyasi karar alıcıların mevcut siyasi ve güvenlik durumunu nasıl okuduğunu, kendilerine nasıl bir görev verdiklerini, görevin kapsamını, görevin süresini, yol haritasını, angajman kurallarını, görevle ilgili ulusal ve uluslararası hukuk mevzuatını net olarak bilmesi gerekiyor. Ama gerek siyasi karar alıcıların riskten ve sorumluluktan kaçınma tercihi, gerekse harekât ortamının karmaşıklığı nedeni ile asker bu akışkan ortamda ‘tek başına’ kalırsa işte tam da o zaman Türkiye Suriye bataklığına saplanmış demektir. Gördüğümüz kadarıyla bu bataklık da hızla Suriye’nin ve hatta bölgenin geleceğini emen bir ‘kara deliğe’ evriliyor.

ABD’nin de onayıyla böyle bir kara harekâtı olursa Rusların Türk savaş uçaklarına Suriye hava sahasını açıp açmayacağı çok kritik. Şayet Rusya buna yanaşmazsa ki büyük ihtimalle böyle olur, o zaman Suriye içindeki karadaki birliklerimizi destekleyecek tek ateş destek vasıtası sınır hattındaki 40 km. menzilli Fırtına obüsleri ve Çok Namlulu Roketatar Sistemleri (ÇNRA) kalıyor. Veya ABD uçaklarından hava desteği talep edilebilir. Ama Suriye’de ben kara birliklerinin ateş desteği olmadan kalamayacağını düşünenlerdenim. Hâl böyle olunca da risk büyüyor. Bir de tabii kara harekâtı olursa bu harekâtın yakın hava desteği olmaması aynı zamanda havadan insanlı uçaklar veya İHA’larla keşif ve gözetleme, hedef tespiti yapılamaması anlamına gelecek. Bu da birliklerimizin olası bir harekâtta ‘kör kalmaları’ yani görmeden ve duymadan savaşmaları anlamına gelebilir. Gene risk büyük.

Bir de tabii ki şayet harekât Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerle müşterek, yani ‘Çok Uluslu’ yapılırsa burada müşterek komuta sıkıntıları da yaşanabilir ki, biz Arap ordularının askeri kültürleri hakkında az çok bilgi sahibiyiz. Özellikle teknoloji yoğun savaş konusunda yapısal sıkıntıları olan Arap ordularının bir de ‘kendine özgü’ rahat ve geniş tavırları ile şekillenen stratejik kültürleri Türk askeri için ‘ortak çalışılabilirlik’ boyutunda sahada yaşanabilecek büyük sıkıntılar anlamına gelebilir.

Neticede Türkiye her bakımdan bir alacakaranlık tünelinden geçiyor. Görünen o ki önümüzdeki haftalar hem Güneydoğu’da hâlâ devam eden çatışmalar, hem de Suriye’deki gelişmeler açısından bu alacakaranlık tünelinin en dar ve en riskli bölgesine giriyoruz. Ben gelmekte olan bu sıkıntılı döneme rağmen medyamızın bir kısmında “tünelin sonundaki ışık görüldü. Ha gayret az kaldı. Sonra da küresel gücüz” iyimserliğini görmekteyim. Umarım böyledir. O gördüğümüz ‘şey’ umarım tünelin sonundaki çıkış ışığıdır. O zaman olanca gayretle o ışığa doğru gitmeliyiz.

Ama ya bu ışık karşı taraftan gelmekte olan bir trenin ışığı ise? İşte o zaman bir ‘B planı’mız var mı?