Müslüman Olmanın Şartı

“Allah, bana 20 yaşımda komünist olmayı nasip etti. Ben de Allah’ın bu lütfuna hiçbir zaman sadakatsizlik göstermedim. Eğer bir insan komünist olmadan Müslümansa bu insanın Ümmet-i Muhammed’e yapmayacağı kötülük yoktur. Çünkü komünist olmak demek, cemaati esas almak demektir.”

İsmet Özel, 2012 yılında Memleket dergisine verdiği röportajda bunları söylüyordu. Tabii aynı röportajda kendisinin söylediği gibi dokuz yaşından itibaren şiir yazan ve hayatının işi olarak kendine şiiri seçen birisi olarak nazım yazmayı ve konuşmayı hayatının bir refleksi haline getiren Özel, bunu nesir olarak anlatmaya kalkınca ortalık birbirine giriyordu. Bir şairin hayatı demek olan sembolizmle konuşmak özellikle de popüler alanda kıyamet koparıyor. Hatırlıyorum, galiba bu röportajdan sonraydı, 32. Gün programına çıkmıştı, o zaman ne söylemeye çalıştığını tam oturtamamıştım.

Evet, bir şairin dilini anlamaya çalışmak gerekiyor, hele ki İsmet Özel gibi birini özellikle anlamak gerekiyor. Çünkü Özel, konuşurken sanki neşter atıyor. Hem de neşteri öyle bir vuruyor ki ortalık kan revan içinde kalıyor, toplayabilirsen topla artık.  Bizim memlekette Komünist deyince kahir ekseriyetin aklına Allahsızlık gelir, ateizm gelir. Tabi hal böyle olunca da arkasına artık memleketimin sağ iktidarları ne kadar olumsuz kelime varsa eklerler. Böylece bizim memlekette Komünist olmanın hiç olumlu bir yanı görülmez, bilakis tam anlamıyla bir namus düşkünlüğü olarak halkın beynine nakşedilmiştir.

Şair, burada Komünist’i, komün yaşamı savunan, yani ortak yaşamı, cemaat olmayı savunan, eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü, paylaşmayı savunan insan olarak tarif eder. Bu bir haldir ve bu hali savunmayan insanında Müslüman olmasını mümkün görmez. Müslümanlığın temel şartını tam da bunda görür.

Geçen hafta vizyona bir film girdi. Filmde İsmet Özel’in ‘Amentü ‘şiiri önemli bir yer tutuyor.

“İnsan

eşref-i mahlûkattır derdi babam

bu sözün sözler içinde bir yeri vardı

ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman

bu söz asıl anlamını kavradı”

Genel olarak 1970’lerin ortalarına doğru bir tarihi anlatan filmde Yönetmen Yüksel Aksu’nun, simgesel olarak İsmet Özel’in bir şiirine yer vermesi ve üstelik de kendisinin sosyalist bir düşünce dünyasından, İslamcı bir düşünce dünyasına adım attığı, 1974 yılında yazmış olduğu Amentü şiirinden bir bölüm okunması beni çok etkiledi. Düşünün ki o tarihlerde memlekette özellikle gençler arasında sol düşünceler giderek kendisine taraftar buluyor ve onları etkileyen en önemli şairlerde Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Sabahattin Ali filan dururken, yönetmenin İsmet Özel’in şiirini okutması oldukça önemli! Bütün o şairler bu gençleri müthiş etkiliyorlardı.

1982 yılı yapımı bir film var, başrollerini Nick Nolte ve Gene Hackman’ın oynadığı film, Nikaragua devrimini anlatıyor. Filmde Devlet Başkanı Somoza’ya danışmanlık yapan bir Fransız’ın, sosyalist gençlere söylediği bir söz vardı. ‘Halk şairlere aşık oluyor, şairlerde gidip Marksistler’e aşık oluyorlar, Marksistler de dünyanın içine ediyor.’ Gerçekten de o yıllarda bizim memlekette de gençler şairlere aşık oluyorlardı.

Bu film aslında tam anlamıyla benim kuşağımın anılarına denk gelen bir film, bir dönem filmi, bir çocuğun Ramazan orucundan, ölüm orucuna giden yolunun çok naif bir şekilde anlatıldığı hüzünlü bir hikaye. Eğlenerek başladığınız filmi, boğazınıza bir yumruk tıkanmış şekilde bitiriyorsunuz. Tıpkı bizler yani memleketin 78 kuşaklarının çoğunluğunun hikayesi gibi hüzünlü, trajik bir hikaye.

Aksu bu filmde bir kuşağın hikayesini Ege’nin o güzel insanlarının hayatının içinden bize anlatırken bir yandan da İslam, Sosyalizm, Kemalizm,  işçi, emek, artı değer, sendika, işkence, ölüm orucu gibi konuları da tartışmaya açıyor ama bunu kör gözüm parmağına şeklinde yapmıyor. Bilakis bunu filmin içinde ufak ufak yüzümüze çarpıyor ve bana göre Türkiye niye solcu olamadı da, büyük bir çoğunluğu sağcı oldu bunun da ipuçlarını veriyor.

Muğla’nın küçük bir ilçesinden bir toprak sahibinin oğlu olarak Ankara’ya üniversiteye gidip, orada Sosyalist fikirlerle tanışan bir gencin ölüm tehlikesi ile baş başa kaldıktan sonra ailesi tarafından okuldan alınıp tarlada amelelerin başında çalıştırılması ve bu gencin sosyalizmi öğrendiği literatürle o insanlara anlatmaya çalışırken ortaya çıkan iletişimsizliği çok güzel anlatıyor. Sendika, hak hukuk anlatırken kendi babasının işçiyi sömürdüğünü söylediğinde işçinin ilk tepkisi ;

– Niye sömürsün oğlum, bizi bedavamı çalıştırıyor, yevmiyemizi vermiyor mu? oluyor.

Emek, sermaye çelişkisi diyor, tabii ki anlamıyorlar, emek bilinci diyor anlamıyorlar. Babam sizi sömürüyor dediğin de ‘bize yevmiyemizi veriyor, bak beni o everdi, çocuğumun sünnetini o yaptırdı’ diyorlar. Aslında Aksu, Türkiye’de ki o dönem gençliğinin tercüme eserlerle öğrendiği eşitlik, özgürlük, emek, hak gibi kavramları anlatamamasının nedenlerini nefis gösteriyor. Filmdeki bir diğer çarpıcı kısımda filmin kahramanı Adem’in Kur’an kursunda hocanın sorduğu soruya verdiği cevaptı. Hoca soruyor;

– Söyleyin bakalım çocuklar, hayvanlar oruç tutabilirler mi?

– Hayır.

– Peki neden, çünkü hayvanda idrak yoktur o yüzden tutamazlar değil mi, hayvanlara oruç farz değildir, düşünmeyen idrak edemeyenler oruç tutmazlar.

Adem cevap veriyor.

– Hocam hayvanlarda emek bilinci de yoktur.

– O ne ulen Adem?

– Yani hep çalışırlar, tatilleri bile yoktur,

– Adem oğlum benim bile tatilim yok, çalışıp dururum. Eşeğin nereden olacak.

Mesela Ahmet’in Hz. Muhammed için söylediği, ‘Hz. Muhammed’de bir devrimciydi’ sözüne amelenin verdiği cevap ‘Tövbe de’ oluyor.

Velhasılı kelam eğer bir siyasi hareket, hedeflediği halkın dilinden konuşamıyorsa orada işler yolunda gitmez.

Ömer Lütfi Akad der ki, “Sendikalar üye yazmak için işçiye, köylü kökenli işçiye Marks’ı anlattı. Bunları yapacağına Hz. Muhammed’in iki birden, üç ikiden ve dört üçten iyidir sözünü söylese, inanacak ve gelip üye olacak adam… Kimsenin aklına gelmiyor.” Hatta bunu Diyet filminde işsiz bir adama sendikanın iyi bir şey olabileceği ile ilgili söyletiyor. İşte bu cümledir bu halkın damarını yakalayabilecek olan şey.

O amelenin itirazına, Kur’an’dan bir ayetle cevap verebilseydi eğer Ahmet, o kızgın güneşin alnında orucunu tutup sonrada akşam iftarında ekmeğini paylaşan köylü ile aynı dili paylaşacaktı. Örneğin  Zariyat suresinin, 19. Ayetini okusaydı, ‘ve sahip oldukları her şeyden, isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay (ayırırlardı)’ O halk onu dinlemez miydi. Onunda kendileri gibi güneşin alnında oruç tuttuğunu görselerdi, daha çok sahiplenmezler miydi o çocukları !

Latin Amerika tarihine baktığınızda görüyorsunuz ki, orada mücadelenin tavan yapması, kurtuluş teologlarının ortaya çıkmasından sonra oluyor. Örneğin Gustavo  Gutierrez ne diyor:

“Latin Amerika’daki soru, olgun yani rüştüne ermiş bir dünyada Tanrı’dan nasıl bahsedileceği değil, bundan ziyade insani olmayan bir dünyada Tanrı’nın nasıl Baba ilan edileceğidir. İnsan olmayan birine ‘Sen Tanrı’nın evladısın’ demek ne anlam ifade eder ki?” Görüldüğü gibi, o toprağın insanı kendi mücadelesini, başkasından duyduklarıyla değil,  kendi üslubuyla yapıyor.

Ya hadi hepsini geçtim, Hikmet Kıvılcımlı’nın Eyüp Parkı konuşmasından bile bir pasaj okunsa bu halk bu çocuklara bu kadar uzak durur muydu? Öteden beri her seçimde kırk satır ya da kırk katır ikilemi içinde kalıp da, kendisini sağ siyasete oy vermeye mecbur hisseder miydi acaba? Ama ne yapılmıştır, Kıvılcımlı Türk sosyalistlerinin ana gövdesi tarafından oportünizmle suçlanmıştır.

Peki ne olmuştur, halka öğretmeye kalkan Türk solu maalesef kendisi bir türlü öğrenememiş ve bu halkı ve gençleri devletin icat ettiği Türk İslam Sentezi denilen doktrine teslim etmiştir. Benim gibi gençleri de cemaat olmayı ve ’komünal yaşamı’ bir ülkücü evinde öğrenmeye mecbur etmişlerdir.*

Peki ne oldu, buna da İsmet Özel’in cevabını vereyim. Halk ‘Komünist olmadan Müslüman’ olanların eline kaldı. Şairin dediği gibi onların hepsi de ishal oldular.

Peki bugün gele gele nereye geldik, bu halkın en çok oy verdiği parti olan Ak Parti, 1980 darbesinden itibaren uygulamaya çalışılan Neo liberal politikaları, yani 22 yıldır liberallerin yapamadığını birkaç sene içinde yapıvermiştir. Ülkeyi sınır ötesi şirketlerin kucağına atmıştır. Bugünde inanılmaz bir girdabın içinde sürüklenmekteyiz.

Yani bu halk o ‘Muhafazakar İslamcılara’ aşık oldu, onlarda gidip Kapitalistlere aşık oldular, Kapitalistler’de memleketinde, dünyanın da içine etmeye devam ediyorlar.

İftarlık Gazoz filmi,  Mevlana’nın, “Açlığa sabır, Allah’ın has kullarına bir lütfudur.” sözüyle bitiyor. Filmin kahramanı olan Adem’in ilk tuttuğu Ramazan orucundan, darbeden sonra cezaevinde ölüm orucuna uzanan hikayesini ve o çocuğun onuruyla oynanmasının nelere mal olacağını çok güzel anlatıyor. Eğer okuyabilseydi belki de bu ülkenin önemli bilim adamlarından biri olacak çok parlak bir çocuk göz göre göre ölüme yürüyor.

Bu ülkenin bütün genç çocukları bizim değerlerimiz ve bütün gençler gibi onurları için gözlerini kırpmadan ölüme gidebilirler ama bizlere düşen ise bu ateş gibi çocukların yaşamasını sağlamaktan başka bir şey değil, bu ülkenin geleceğini kuracak olan bu gençlere kıymayalım artık, şüphesiz ki Allah buna razı olmaz.

* Bu konu ile ilgili şöyle bir yazı yazmıştım meraklıları için  https://otekimahalle.wordpress.com/2014/01/29/siyasette-yeni-dusunce-ve-pratikler/