Niye?

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

 Yunus Emre

Bir şair bir gün, tamamen kendine ait duyguyla bir şiir yazar, ya da bir yazar çok güzel bir romanı bitirir. Bir müzisyen nefis bir eser besteler, bir yönetmen Oscar’lık bir film yapar. Bütün bu eserleri sahipleri kendi hayal dünyaları içinde ve kendilerine ait hikayelerle ortaya çıkarırlar. Her bir eserin kendi yaratıcısı ile arasında özel bir ilişki vardır. Bütün bu eserler, insanlarla buluşmaya başladıkça artık her buluştuğu insanla bütünleşmeye başlar ve eseri meydana çıkaranın arzuladığı noktadan başka yerlere doğru gider, ne kadar insanla duygusal anlamda buluşursa artık o eser o insanların duygularını da taşımaya başlar. Aslında bütün o insanlarla buluşmasının nedeni her birinin bu eserin içinde kendinden bir şeyler bulmasıdır, o yüzden insanlar daha bir sahiplenirler.

Belki de o yüzden bugünlerde yaşadığımız olayları,  bazen bir roman sayfasıyla, bazen bir film sahnesiyle, bazen de bir şairin dizeleriyle eşleştiriyorum. Olayı duyduğumda veya yaşadığımda bütün o görüntüler ve kelimeler beynimde uçuşmaya başlıyorlar. Artık onlar bende başka bir şeye dönüşmeye başlıyorlar.

Birkaç gündür aklıma sürekli bir filmden bir sahne gelip oturuyor.  Yavuz Turgul ve Şener Şen ikilisinin yaptığı filmlerin içinde Gönül Yarası filmini ben çok sevdim. O filmde emekli öğretmen Nazım’ın kızına pişmanlık, hayal kırıklığı dolu ama bir o kadar da gururlu olarak yaptığı bir konuşma var. O sahne kaç gündür gelip aklıma, yüreğime oturuyor.

Öğretmen Nazım kızının çalıştığı yere gelir, oğlunun bir süredir istediği evin tapusunu bırakır. Üzgündür, bir baba olarak gururu kırılmıştır, oğlu ile bir müddet görüşmek istemez, tam çıkıp gidecekken şu konuşmayı yapar.

“Ben bütün bunları niye yaptım hala bilmiyorum. Niye kendimi bu yalnızlığa mahkum ettim, niye ailemin beni terk etmesini engelleyemedim. Niye hayatımı boş hayaller için yok ettim, bilmiyorum. Üstelik sonunda elime geçen ne biliyor musun, koskocaman bir hiç, üç beş öğrenci mektubu ve içinden çıkan fotoğraflar, işin en acıklı yanı da şu kızım, bir daha dünyaya gelsem yine aynı yollardan yürüyeceğimi biliyorum. Demek ki, yaşanan onca hayal kırıklığı, sürgünler, fişlenmeler, sorgular bana bir şey öğretememiş. Tuhaf bir durum bu, acı çekmeye gönüllü olmak, ruhunu o işten alamamak, bu bana hem keder verdi, hem de mutluluk, acını katmerleştirmemek için artık sana da görünmeyeceğim kızım. Beni affet demiyorum, evlat sahibi olamamak korkunç bir şey, kendi ideallerimin bedelini sana ödetmem affedilmez yavrum. Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız, benim adım niye Nazım, senin adın Piraye, abin Mehmet, Niye?”

Niye, evet niye arkadaş, bu ülkede bütün bu yaşananlar, ölümler, sürgünler, yaralanmalar, acılar niye? Hadi biz bireyler olarak belki kendi yaptıklarımızın ve hayallerimizin kurbanıyız fakat bizim etkimizin olmadığı bir mekanizma olan devletlerin yaptıklarının niye bizler kurbanları oluyoruz, niye?

Ömrümün içine bir askeri darbe, iki muhtıra sığdı.  2011’den bu yana giderek parlamentonun devre dışı kaldığını gözlemliyorum. Ömrüm boyunca, binlerce ölüm, katliamlar, işkenceler, faili meçhuller, sürgünler, işinden edilmeler, ekmekle tehdit edilmeler, savaşlar gördüm. Arkadaşlarımızı kaybettik, sevdiklerimizi yitirdik, niye? Nasıl kutsal bir mesele ki bu, bir ülke kendi yetişmiş evlatlarını nesiller boyunca kurban veriyor.?

Ben küçücük bir çocuktum, 70’li yıllar, İzmir, Balçova’da, semtin iki yazlık sinemasından biri olan Şen sinemasının karşısında bir apartmanda oturuyoruz. Balkona çıktığımız zaman, o yazlık sinemaya hangi film gelmişse seyredebiliyoruz. O yıllarda yerli filmlerde gala yapılırdı ve bazı film yıldızları sinemalara galalara gelirdi. Onları yakından görmek için geldikleri zaman sinemaya giderdik. Yılmaz Güney, Umut filmini çevirmiş. Çirkin Kral gittiği her yerde bir sevgi seli ile çevreleniyor. Yılmaz Güney galaya gelecek dediler. Babama yalvar, yakar biletleri aldırdım, kendisini görmeye gittik. Kara, kuru, uzun ince bir adam, tabi ben ne dediğini tam anlamıyorum, hayran hayran bakıyorum. Sinemadan çıktığımızda babamın “Bu adamın yakında başı derde girer, tehlikeli şeyler konuşuyor” dediğini hatırlıyorum. Gerçekten de çok geçmeden, tutuklandı. Pe ki babama o sözü söylettiren neydi? Daha sonraları babamla konuştuğumda anlatmıştı. Yılmaz Güney o akşam yaptığı konuşmada şöyle diyor:

“Daha önce gittiğim Karşıyaka’daki bir sinemada, parası olmayan yaşlı bir teyze evindeki tenceresini satıp beni görmeye gelmiş. Şimdi ne yapmak lazım, bu teyzeye bir tencere satın alıp verelim mi, yoksa o teyzelerin tenceresini satmaması için bu düzeni mi değiştirelim?” Babam bu cümle yüzünden başının derde gireceğini düşünmüştü, tehlikeli şeyler konuşuyordu.

Pe ki bugün yani 46 yıl sonra çok da değişen bir şey var mı? Daha üzerinden çok geçmedi,  1200 civarında akademisyenin imzaladığı bildiri sonucunda ne oldu,  onların da başı derde girdi. İşlerinden atılanlar, soruşturma açılanlar, gözaltına alınanlar, akademisyenler ekmekleriyle tehdit ediliyorlar. Daha dün bir gelişme yaşandı, Halil İbrahim Yenigün, bir süredir bu bildiri nedeniyle çalıştığı üniversiteden uzaklaştırılmıştı, soruşturma sürüyordu. Kendisi samimi olarak “28 Şubat’ta başörtüsü yasağına karşı hangi saiklerle imza attıysam, bugünde aynı nedenlerle bu imzayı attım” demişti. Muhtemelen hak ettiği işine geri dönecekti ama memleketimin hiçbir dönem bitmeyen tetikçilerinden biri kendisine iftira atarak işinden atılmasına neden oldular. Hem de İslamcılık meselesinde belki de son yıllarda gördüğüm en sahici adamlardan birini PKK’lı olmakla itham ederek.

Yani dün ile bugünün norm olarak bir farkı yok, form olarak farkları olabiliyor. Her dönemin aktörleri değişiyor.

Son günlerde meydana gelen olaylardan bazı başlıklar aktararak devam edeyim.

“Ankara’da terör saldırısı: 28 şehit 61 yaralı!”

“Ankara saldırısında yaralanan anne ve kızı ayrı hastanelerde tedavi altında”

“Operasyonlar nedeniyle evlerini terk eden Cizreliler: Yasak kalksa da gidecek yerimiz yok”

“Diyarbakır’da askerleri taşıyan araca bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda ilk belirlemelere göre, 1’i astsubay, 6 asker şehit oldu. Yaralıların da bulunduğu bölgeye çok sayıda ambulans istendi.”

“O maden şirketi, Cerattepe’de ‘yer tahsis izni’ olmadan çalışmalara başlamış!”

“Cizre’de 28 kişi 4 gündür mahsur”

“Ege Denizinde dram 21 mülteci öldü”

“Cerattepe için direnenlere polis saldırısı”

“Cizre’de iki kadını öldürüp çıplak bedenlerini teşhir ettiler”

Daha dün iki ayrı başlık

“Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, Polis Meslek Eğitim Merkezleri’ne 30 yaşından gün almamış lisans mezunu 4 bin yeni özel harekat polisi alınacağı duyuruldu.”

“Selahattin Demirtaş, Silopi’de 27 gün sokağa çıkma yasağından sonra 500 genç dağa çıktı.”

Çatışmaların başladığı 24 Temmuz’dan bu yana ölen sivil sayısı 113, ölen asker ve polis sayısı 126, ölen PKK’lı sayısı ise resmi rakamlara göre binlerle ifade ediliyor, örgüt daha düşük rakamlar ifade ediyor.( Bu rakamları internete düşen haberlerden aldım, net rakam olup olmadığından emin değilim)

Şubat’ın son günlerindeyiz, yani yaklaşık 7 ayda bizim kurban verdiğimiz insan sayımız inanılmaz boyutlarda ve işin en acı tarafı bu insanların bizim insanlarımız olduğundan çoğumuzun haberi bile yok, gözlerimizi kin bürümüş, sadece öldürmeyi, intikam almayı düşünüyoruz. Herkes hain, herkes nankör, herkes suçlu, gözler birbirini görmüyor.

İnsanımız yok oluyor, madenlerimiz yok oluyor, dağlarımız, çiçeklerimiz, ağaçlarımız, oğullarımız, kızlarımız, hayvanlarımız yok oluyor. Aşımızdan, aşkımızdan, hayallerimizden oluyoruz. Bir tarih, bir coğrafya, bir ülke yok oluyor farkında mısınız?

Korkarım bu ülke kendi çocuklarını yiyen Boynuzlu Kurbağalar gibi, bir gün evlatlarını yerken boğazında kalıp, kendini yok edecek.

Niye?

Bu soruya benim bir cevabım var galiba, çünkü bütün bu olanlara biz razı oluyoruz. Dün de razı olduk, bugün de razı oluyoruz. Bütün bu yapılanlar bizim rızamızı alarak yapılıyor.  Hepimiz değişik nedenlerle razı ediliyoruz ve maalesef hepimizin bir mazereti var. Yani an itibarı ile devletin de PKK’nın da yaptıklarına razı olan insan sayımız maalesef çok fazla, razı olmayanların da sesleri zaten duyulmuyor.

Şehadetinin 51. Yılında rahmetle andığım Malcolm X bakın ne diyor. “Gerçekle yüz yüze gelemeyecek kadar vatanseverlik veya devletçilikle kör olmamalısınız. Yanlış yanlıştır, kimden geliyorsa gelsin.”

Allah’ın arzında, Allah’ın elbette günleri bitmez ve bu topraklarda bütün olan bitenlere topyekun rıza göstermeyecek insanlarda olacaktır. Bizler kendi amcasının kalbini çıkarıp kanını içenleri bile affeden bir peygamberin ümmeti olduğumuzu iddia ediyorsak, onun problemlere getirdiği çözümlerin rahatlığını görebilmeliyiz.

Bernard Shaw’un dediği gibi  “Müşkülün müşkül üstüne, problemin problem üzerine yığıldığı günümüzde, bütün problemleri bir kahve içme rahatlığında çözen Hz. Muhammed’e, beşeriyetin çok ihtiyacı var.”