Ormanın Ruhu

Hayao Miyazaki’nin bana göre başyapıtlarından biridir. Prenses Mononoke adlı filminde, 500 yıl kadar önce imparator tehdidinden kaçarak ülkenin uzak bir diyarında yaşayan Emishi kabilesinin son prensi Aşitaka adlı bir gencin yolculuğu anlatılır. Köyüne saldıran şeytanlaşmış bir dev yaban domuzunun saldırısı sırasında yaralanır. Köyün bilge ninesinin dediğine göre ölene kadar taşıyacağı bu zehirli yaranın kaynağını bulmak için yola çıkar. Öfkelendiğinde içinde intikam ve katliam güdüsünü büyüten ve vücuduna daha çok yayılan bir yaradır bu. Kendisine bulaştıran ve bir orman tanrısı olan dev yaban domuzu Moro’nun içinde taşıdığı ile aynı etkiye sahiptir. Kendinde olmadan köye saldıran Moro, Aşitaka tarafından engellenmiştir. Öldükten sonra vücudundan kurşun olarak kullanılmış bir demir parçası çıkar. Şeytanlaşmasının kaynağı kurşun yarasıdır. Emishi kabilesinin daha önce pek gördüğü bir şey değildir bu. Aşitaka’nın tedavi arayışı için artık belanın kaynağına yani batıya gitmesi gerekir. Orman canavarlarının/tanrılarının ve Ormanın Ruhu’nun yaşadığı yerden gelmiştir bu bela. Orada kötü şeyler olmaktadır.

Vardığı yerde ormanın kalbine yakın Demir Şehri adı verilen ve demir madeni işlemek için ormanları tahrip eden insanların yaşadığı bir kasaba ile karşılaşır. Demir üretilmekle birlikte silah da üretilmektedir. Silahlar ormanlarını korumak için saldıran yabani hayvanlara ve madende gözü olan insanlara karşı kullanılır. Şehri Leydi Eboşi adında biri yönetmektedir. Diğer şehirlerin halkları tarafından hor görülen fahişeler ve cüzzamlı çalışanlar Demir Şehri’nde el üstünde tutulurlar. İlk defa burada insan yerine konulmuşlardır. Haliyle Leydi Eboşi’ye de sadıktırlar ve insan muamelesi görerek bir kötülüğe ortak edilmişlerdir.  Bulaştıkları kötülüğün farkında değillerdir. Demir Şehri aynı zamanda bir iddiayı da taşımaktadır, Orman ve Ormanın Ruhu, gelişme ve özgürleşme için en büyük engeldir. Onu koruyan canavarlar, hayvanlar ve hayatı ve ölümü veren Orman’ın Ruhu yok edilmelidir. Eğer Ormanın Ruhu yok edilebilirse Demir Şehri dünyanın en güçlü şehri olacaktır.

Demir Şehri’nin ormana yaptıklarından ormandaki tüm hayvanlar ve orman canavarları/tanrıları rahatsızdır. Maymun kabilesi adetlerinde olmamasına rağmen insanları yediklerinde onların güçleri ile güçleneceklerini düşünmektedirler artık. Maruz kaldıkları şiddet nedeniyle ormanı korumaya çalışan canlılar tarafından şiddet, meşru bir araç olarak düşünülmeye başlamıştır.

Mononoke, Japoncada bir isim değildir, genel bir ifadedir, ruhlar veya canavarlar için kullanılır. Film adını bu savaş boyunca orman için savaşan ve orman canlıları arasında kaldığından dolayı saldırgan insanlardan farklı bir hayatı yaşayan San adındaki kızdan alır. Aşitaka, San’ın yanında savaşır. San’a aşıktır ancak Eboşi dahil hiç kimsenin bu savaşta ölmemesi gerektiğine inanmaktadır. Bir şekilde insanlar ve orman bir arada yaşamayı öğrenmelidir.  Ormanı talan edenler durdurulmalı ve onlara daha güzel bir hayat için şans verilmelidir. Aşitaka saldırganlar ve saldırganlara kızanlar arasında kalmıştır. Ve üstünde her an şeytanlaşmasına neden olabilecek bir laneti barındırmaktadır. Filmin sonunda insanlık bulaşmış olduğu yanlış işin farkına varır. Ormanın Ruhu’nun canına kasteden ve Aşitaka’nın ölümden kurtardığı Demir Şehri’nin yöneticisi de buna dahildir.

Miyazaki’nin insan ırkına ve hakim sosyolojiye olan güvensizliği bir tarafa doğadan yana saf tutmasının anlamlı olduğunu kabul etmek lazım. İnsanlık tarihinin ortak derdine işaret eden bir meseleyi deşmesi ve bu anlamda sahici tavrını hemen her filmine giydirmesi önemlidir. Toplumun çoğunun bazı kazanımlar ve zorunluluklar nedeniyle kendisine ait olmayan bir savaşın içinde çırpınması, yabancılaşması, tabir yerindeyse insanlıktan çıkmasının üzerine düşünmek ve tavrı bu anlamda şekillendirmek lazım. Meselenin kadim ve hemen her toplumda aşağı yukarı benzer formlarda işlendiğini ve anlaşıldığını görmek lazım.

Bu film hatırlamama neden olan durum Artvin’de son günlerde halkın maruz bırakıldığı olağanüstü haldir. Millete küfürler savuracak kadar halkı küçük gören ve sömürmeyi hak gören bir adamın kamu imtiyazları ile son 13 yıldaki muazzam zenginleşmesini biliyoruz. Türkiye’nin zarar ettiği söylenen bakır işletmeleri ve muhtelif maden işletmeleri bu adama verildi. Bunun yanı sıra enerji ihalelerinden ve büyük rant olan inşaat ve enerji dağıtım işlerinden de nasibini aldı. Halka bir türlü bölüştürülmeyen ve halka rağmen doğa tahribatı göz ardı edilerek işlenen son maden olayı da uzun süredir mahkemesi devam eden Artvin Cerattepe yaylasındaki altın madeni çalışmaları oldu. Cengizler Holding’in ise hemen her kazanımında doğanın tahribatını gerektiren bir mekanizma ile karşı karşıyayız. Kamu imtiyazı ile zenginleşen ve korunan bir iş adamı ve beraber olduğu zihniyet ile ormanın ruhu için mücadele eden halkın karşılaşmasıdır yaşadığımız.

Pe ki bu yaşananlar bize neyi gösteriyor?

Artvin halkı elde edeceği zenginlik yerine sükuneti ve sağlığı tercih ederek bu geleceği olmayan, çocuklarının yaşayacağı dünyayı düşünmeyen adamlara kafa tutmuşlardır. Ellerindeki imkanlar ve küstahlıklarıyla halka saldırmaktan utanmayan varlıklar ile bir dengeyi ve güzelliği gözetenlerin karşılaşmasını yaşıyoruz. Açlık ve yoksun bırakılma ile bir noktada tutulamayan insanların kitleselleşerek sisteme kafa tutabileceğine şahit oluyoruz.

Gezi isyanında bize “üç beş ağaç için ne tantana çıkardınız, büyük güçlerin oyuncağı oldunuz” naraları atanların Artvin halkına da hain, provokasyona gelen gibi ifadeler kullandığını görüyoruz. Devletin bir şeytanlığa hizmet eden saldırgan ve büyük oranda yalancı bir argümana dönüşmesini de ibretle izliyoruz.

Sistem için sorun teşkil edenin sadece ötekiler/Kürtler olmadığını ve herkesin ötekileştirilebileceğine şahit oluyoruz. Mevcut yönetimin ortaklaşa çalıştığı sermaye için herkesi düşmanlaştırabileceğine, dozajı farklı farklı da olsa şiddeti ve küstahlıklarını herkese tattırabileceğini ekranlardan izliyoruz.

Demokrasi anlayışlarının sadece oy almak ve sonrasında istediklerin yapabileceklerini sanmakla sınırlı olduğunu görüyoruz. Alacaklarını aldıktan sonra yüzlerini rantçılığa döndürürken hiç utanmadıklarına şahit oluyoruz. “Bilge” Başbakanın kesilecek olan 50.300 tane ağacın bir çevre tahribatı yaratmayacağını savunmasını ibretle izliyoruz.

Bu ülkenin halklarının da dünyanın bütün halkları gibi baskıyla ve susturmayla bir yerde tutulduğunu, fırsatını bulduğu anda sesini çıkarmaktan geri durmadığına şahit oluyoruz.

Boşuna denmemiş, çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz diye.

Elbet Ormanın Ruhu galip gelecektir. Ve o gün hukuksuzlukla saldıranların da hukuku hak ettiklerini birileri söyleyecektir.

Vesselam.

Bedri Soylu