Rüyalar ve Riya’lar

Rü’yet Arapça, görmek  manasına gelir. Rüyet, Cennette müminlerin Cenâbı Hakk’ın cemâlini seyretme lütfuna ermeleri olarak kabul edilir. Sünni alimler, rüyetin hak ve câiz olduğunda, mahiyetinin ise bilinemeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Mesela Mutezile alimleri böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemişlerdir. Nur Külliyatında “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” denilmekte, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret edilmektedir. Bunun en güzel örneği rüya hadisesidir.

Buradan devamla, Rüya ve Riya ise bu kelimenin kökünden gelir. Yani görmek kökünden gelirler.  Rüya; Düş, hayal, insanın uyku halindeyken gördüğü şeylerdir. İnsan ömrünün ortalama 60 yıl olduğu varsayılırsa, 3’te biri uykuda geçtiğine göre, ortalama 20 yıl boyunca bizler rüya görüyoruz. Yani ömrümüzün üçte biri rüyalar aleminde geçiyor. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniği doktoru Dr.William Dument’in görüşüne göre; rüya görmek son derece önemlidir. Rüyalar fiziki dengenin oluşmasını sağlamaktadır. Yüzyılardır, Rüya meselesi her manada tartışılmıştır. Rüya deyince benim aklıma Martin Luther King’in 28 Ağustos 1963’te yaptığı o müthiş konuşma geliyor. ‘ Benim bir Rüyam var’ başlığıyla yaptığı konuşma, dünya tarihine kazınmıştır. Burada esas olarak uyanıkken gördüğümüz rüyalardan bahsetmek istiyorum.

Gelelim Riya meselesine,  Riya  kısaca ikiyüzlülük demektir. İslam’a göre riya, dünyevi çıkarlar elde etmek için dindar gibi görünmek ve ibadetleri yerine getirmek anlamına gelir. Fakat bu kelime bizde genel olarak olduğun gibi görünmemek ya da göründüğün gibi olmamaktır. Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde ibadetlerde riyakar olmak çok daha büyük bir ahlaksızlıktır. Hz. Peygamber; ”Muhakkak ki  sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk yani riyadır”(Tirmizi,Hudut-24) demiştir.

 

Görüldüğü gibi, görmek  fiilinin içinden bir yandan rüya, diğer yandan riya çıkabiliyor. Aslında birbirine çok yakın iki kelimedir. Rüya bilinçaltının sana görünen kısmıdır. Riya ise bilinçaltının başkasına görünen kısmıdır. Nasıl mı oluyor. Aşağıda yakın tarihimizden örnekler vermeye çalışacağım, bakın da siz karar verin !

 

1949 yılında CHP kurultayında Nihat Erim, “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız” diyor ve o yıllar için, hedefi liberal bir ülke olarak koyuyordu. Erim, yıllar sonra, 12 Mart Muhtırası sonrası kurduğu meşhur hükümet ve Balyoz harekatıyla bir çok gencin kanına girdiğinde bu sefer, SosyaI bünyede derin rahatsızIıkIar müşahede ediIdiğinde, bunu gidermenin yoIu bir müddet için hürriyet iIahının üzerine bir şaI örtmek ve yukarıdan aşağı bir otorite tesis etmektir” diyordu.
22 Temmuz 1976’da Abdi İpekçi ile yaptığı bir Röportaj’da devrin Başbakanı Süleyman Demirel, “Bugün sağ tedhişçi diye bir şey yoktur. Türkiye’de sol tedhişçi vardır, sağ tedhişçi diye bir şey yoktur. Adam öldüren yok yani” diyordu. Abdi İpekçi 1 Şubat 1979 yılında Mehmet Ali Ağca tarafından vurulduğunda, Süleyman Demirel ana muhalefet partisi lideri olarak üzüntülerini ve taziyelerini bildiriyordu.

 

“Bu harekat Silahlı Kuvvetlerin ve aziz milletimizin tümünün istekleri doğrultusundadır. Bu noktayı özellikle vurgulamak isterim. Bu, tarih kitaplarındaki bir darbe değildir. Bu harekat demokrasiye indirilen darbeyi ortadan kaldırmak için ordunun ve milletin isteği doğrultusunda yapılmıştır” diyerek Demokrasi adına, demokrasiyi askıya alan Kenan Evren, 17 yaşındaki bir çocuğun yaşını büyütüp asıyordu. “Dedik ki sağcı solcu yok. Mümkünse bir sağcı bir solcu, iki sağcı iki solcu neyse kaç tane çıkmışsa, ikisini beraber yapalım. Sonra demesinler ki bize yeni gelen yönetim sağı tutuyor solu tutuyor gibi töhmet altında kalmayalım.”  diyor ve son derece adaletli biçimde gençleri asıyordu fakat yıllar sonra 12 Eylül darbecilerinin yargılanması söz konusu olduğunda yani tabiri caizse iğnenin ona batırılma zamanı geldiğinde, bu sefer “Yargılanırsam intihar ederim” demişti.

 

Memlekete Liberal ekonomiyi, 12 Eylül darbesi tarafından bütün sinir uçları törpülenmiş bir siyasi ortamda sokmaya çalışan devrin Başbakanı Turgut Özal, yapılan ekonomik değişimleri anlatmak babında şu cümleyi kullanıyordu: “Ekonominin tabii kanunları vardır. Bu kanunların dışına çıkarak nehri tersine akıtmayalım.” Fakat bir müddet sonra kendi oğlunun ortak olduğu bir şirket, hülle yoluyla kaçak televizyon yayını başlattığında, bununla ilgili sorulan bir soruya şu meşhur cevabı veriyordu. “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”

 

 “Bu ayıbı artık Türkiye’nin üzerinden kaldıralım, bu utancı kaldıralım. Gelin gerçek hukuk devletini kuralım. Eğer ben suç işlemişsem, devlet, başbakan olarak beni mahkemeye çıkarabilmeli, hesap sorabilmeli. Milletvekilinden hesap sorabilmeli. Yanlış yapan herkesten hesap sorabilmeli” bu sözleri söyleyen Mesut Yılmaz hakkında, Kurtköy Havaalanı inşaatı, POAŞ’ın özelleştirilmesi, Türkbank’ın satışı, İzmit Körfez geçişi, SEKA’ya ait arazinin bedelsiz verilmesi gibi meselelerden soruşturma açılmıştı, hiçbir şey çıkmadı. Bu kadar dürüst olan Yılmaz, görmeye bile tahammül edemediği Tansu Çiller tarafından birbirlerini karşılıklı olarak aklamışlardı !

 

10 Ekim 1993 günü Başbakan olarak katıldığı Avrupa Konseyi toplantısında, Viyana’da Kürt sorununun en iyi çözümünün ‘Bask Modeli’ ile olduğunu söyleyen Tansu Çiller, daha sonra ise şöyle diyordu. “Bu terör ya bitecek, ya bitecek”  Bu arada Şırnak’ta “Devletin gücünü anne şefkatiyle sararak getireceğiz” de diyordu. Aynen de öyle yaptı, milletin anasını ağlattı.

 

Abdullah Gül, Refah Partisi milletvekiliyken TBMM”de AB ile ilgili yaptığı bir konuşmada, Avrupa Birliği ile ilgili olarak, “Değerli arkadaşlar, AB Hıristiyan kulübüdür. Türkiye’yi hiçbir zaman içine almayacaktır. Bizi zenginler köşkünün bahçesindeki kulübeye koyacaklar” demişti. 18 Kasım 2002’de Başbakan olduğunda ve daha sonra Dış işleri Bakanı olduğunda belki de, TC tarihinde Avrupa Birliğine tam üyelik için hiçbir hükümet bu kadar çalıışmamıştı.

 

Beşar Esad’a ”Saygıdeğer Cumhurbaşkanı kardeşim” diyerek hitap eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ”Suriye, bizim Orta Doğu’ya açılan kapımız ve ikinci evimizdir. Türkiye de Suriye’nin Avrupa’ya açılan kapısı ve ikinci evidir” diyordu. Tarih 23 Aralık 2009’du; Başbakan R. Tayyip Erdoğan “Beşşar Esad, ‘Ölene kadar savaşırım’ diyor. Madem ölene kadar savaşacak bir kahramansın neden Golan Tepeleri için ölene kadar savaşmadın- Senin kahramanlığın, kendi mazlum, masum halkına mı bu mu kahramanlık- Bu kahramanlık değil, korku, korkaklıktır, her zalimin kalbine sinmiş acziyet, zavallılıktır. Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz. Zulüm ile abat, zulüm ile payidar olunmaz. Mazlumun ahı, er ya da geç mutlaka çıkar. Irak, Libya, Mısır’da mazlumun ahı çıktı, hiç şüpheniz olmasın Suriye’de de mazlumun ahı çıkar.”  diyordu. Tarih 7 Şubat 2012’ydi; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Tabi burada Esed’siz bir sürecin olması veyahut da bir geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme diye bir şey olabilir ama, asıl olması gereken muhalefetin bir defa Esed ile zaten bir Suriye geleceğini kimse görmüyor.” dedi. Tarih 24 Eylül 2015

 

12 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır konuşmasında Başbakan R. Tayyip Erdoğan “Bu sebeple ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de…” diyordu. Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, 16 Mart 2015 tarihinde ise Balıkesir’de yaptığı konuşmada, “Şimdi varsa yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı, çıkardın. TSK’de var mısın varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun?” diye konuşuyordu.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,” Biz bu yola analar ağlamasın diye çıktık. İşte terörle mücadele esnasında güvenlik güçlerinin mağaradaki teröristlere yönelik tavrını gördünüz. Saatlerce bir Generalin dil döktüğünü gördünüz değil mi?  Askerin parkasını çıkarıp teröristin üstünü örttüğünü gördünüz değil mi? 5 yıldır annemi görmüyorum diyen çocuk teröriste, seni annene götüreceğiz denilince nasıl hıçkırıkla ağladığını gördünüz değil mi?  Ama diğer tarafta silah Kürtlerin güvencesidir diyenlerin vicdanı olabilir mi? Şu anda bu çatının altında bu ifadeyi kullanabiliyor. Bunlar kanın ticaretini yaparlar. Bunlar ölmeyi, öldürmeyi teşvik ederler. Dikkatinizi çekiyorum” diyordu. Tarih 24 Ocak 2012’ydi;  Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan Rize’de bir güvenlik görevlisinin cenazesinin ardından yaptığı konuşmada “Musallada cenaze namazını kıldığımız Ahmet kardeşimizi ebedi yolculuğuna herhangi bir mevta gibi uğurlamıyoruz. İnanıyoruz ki şehadet makamına ulaşmış olan bu şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına. Peygamberlikten sonra en yüce makam. Makamların yücesi olan böyle bir makama Ahmet kardeşimiz ulaşmış durumda. Terör denilen bir bela ile karşı karşıyayız. Bazı şeyler biliniyor bazı şeyler bilinmiyor. Değerli kardeşlerim kendisine silah doğrultana askerimizin de polisimin de vurma yetkisi vardır, bu kesindir. Yüzlerce teröristi askerimiz polisimiz aslında gömmüştür. Yeterli mi yeterli değil. Bu mücadele devam edecek. Rehavete kapılmak yok. Kıyamete dek bu mücadele sürecektir” diyordu. Tarih 16 Ağustos 2015 olmuştu.

Başbakan Ahmet Davutoğlu ile ilgili daha iki gün önce olan bir olayı paylaşmakla yetinmek istiyorum. Birleşmiş Milletler toplantısı için gittiği New York’ta düzenlediği basın toplantısında bir basın mensubunun, gözaltına alınan muhabirleri hatırlatması üzerine Davutoğlu “Türkiye demokratik bir ülkedir. Gazeteciler faaliyetlerini yürütebilirler, bunun sınırı ve kısıtlaması yoktur. dediği sıralarda, bir haber ajansına polis baskın düzenliyordu !

Yazıma Martin Luther King’in rüyasının son pasajı ve duası ile son vereyim.

Özgürlüğün yankılanmasını sağladığımızda, her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlüğün yankısını duyduğumuzda, o gün yakın demektir ve o gün Allah’ın bütün kulları, siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Budistler el ele tutuşup siyahların eski bir ilâhîsini söyleyecekler:

Sonunda özgürüz! Sonunda özgürüz!

Şükürler olsun Ya Rabbim!

Sonunda hepimiz özgürüz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir