Saygı Duymak

Yaşadığım bir kaç hatıradan bahsedicem.

1998 yılında İmam hatip ortaokulundan sonra düz liseye geçtiğimde birinci sınıftayken bir on kasım sabahı bütün okul ayaklandık. Ülke olarak ayaklananların küçük bir şubesiydik. Haydi saygı duruşuna dendi, sınıfca ayağa kalktık. Sol tarafta en ön sırada “solcu” olduğundan sürgün yemiş bir coğrafya hocamızın gözetiminde ve gözü önünde “saygı” duruşu esnasında gayrı ihtiyati güldüğümü hatırlıyorum. Tutamamıştım kendimi. Biz o an neyin kafasındaydık, bu yapılan nasıl bir mantıkla izah edilebilirdi, bedenim ve aklım bir türlü ikna olmuyordu. Ölmüş birini anmak için ritüel haline gelmiş ve hiçbir yasada geçmeyen bir teamülü yerine getiriyorduk. Tüm ülke çıldırmışçasına bu anlamsız teamüle uyuyordu.

Güldükten sonra bir güzel azar işittim, serseri olduğum ve işe yaramaz biri olduğumu yüzüme sert bir şekilde vuruldu sürgün yemiş solcu ve aynı zamanda kareteci olup iyi döğüştüğü söylenen coğrafya hocam tarafından. Coğrafya ilgimden dolayı sınavlarda yüksek not aldığımdan sanırım bir süre sonra serserilikten “tehlikeli şeriatçılığa” terfi etmiştim. Okula kitaplar götürüp “irşad” faaliyeti yaptığım zamanlardı. Sınıfın en güzel ve modern kızının bizim şeriatçı kitaplardan bazılarını okumuş olduğunu, okuması için önerdiğimde öğrendim, açıkçası çok şaşırmıştım.

28 Şubat denilen ve şimdilerde sadece günlerden bir gün olduğuna kani olduğum “efsane” kararların halka yani biz tabanda yer alan fakirlere değmeye başladığı zamanlardı. Ülkenin dört bir yanından mezar evler çıkıyor ve sakallı, cübbeli “sapık” tarikatler memleket sathına yayılmış ülkeyi geriletmeye çalışıyordu! “Biz” de bu “tehlikeli” zevatın bir parçası olmaya çalışarak örgütçülük yapıyorduk.

Lisenin ikinci sınıfında beni serseri diyerek fırçalamış olan hocamla bir koridor çalışması sırasında tekrardan karşılaştık. Okula yeni gelmiş olan birinci sınıf öğrencileri ile muhabbeti geliştirmeye çalışıyordum. Sürgün yemiş solcu hocamız tam bu sırada tüm insicamı yerle yeksan etmek kastıyla, açılan mezarlardan sormuştu bana. Konca Kuriş’in ölümü tüm televizyonlarda yayınlanıyordu. Yüzümün kızardığını ve cevap veremediğimi hatırlıyorum. Hala içimde kalmış bir ukdedir. Tüm samimiyetin ve enerjinin örselenmesinin kibarcasıydı olan!

Bu olaydan bir hayli zaman sonra üniversite öğrencisiyken maddi nedenlerden dolayı taşeron olarak çalıştığım belediyeye ait bir iktisadi teşekkülde buna benzer bir hadise daha yaşadım. AKP iktidardaydı. 2006 yılı sanırım. Şirket çalışanları bir halı saha organizasyonu tertiplemişti. Biz taşeron çalışanlar olarak sadece taşeronların olduğu bir takım kurduk. En azından bizimle maç yapılacak kadar eşit muamele görüyorduk. Ya açılış maçı için yada 3.lük maçı için dışarıdan lisanslı ve asker kökenli bir hakem getirmişlerdi. Maçtan önce hakem “Atatürk’e saygı için bir dakika” gibi bir şeyler söyledi. Tabi ben böyle bir şey yapamayacağımı belirtim. Dini değerlerime ters bir durum vardı. Yapamazdım. Ortam bir anda hiç beklemediğim kadar gerildi. Şirketin taşeron olmayan ve devletlular tarafından torpilli olan bazı yaşlıları hemen olaya müdahale ettiler. İslamcı kimlikli abilerdi bunlar. Bir şekilde orta yol bulundu sanırım ve ben o saygı duruşunda bulunmadım. İstiklal Marşı ile kifayet edilmişti sanırım.

Şimdi bu iki olayı ne kadar ilkeli biri olduğumu anlatmak için yazmıyorum. Ülkenin benim geçtiğim tedrisattan geçen bireyleri hayli çoktur. Hatta hala yeni gelen neslin bu anlamda daha delikanlı bireyleri de mevcuttur. Başkalarının çok daha ileride bir duruş sergilemişliği elbette vakidir. Ancak bizden denilerek kanıksanan bir siyasi partinin hiç de bizden olmayan bir tapınma ayininde tam kadro esas duruşta beklemesi durumu bir yerlerde ciddi bir yanlışın olduğunu göstermektedir.

İslamcı olduğu ve dava partisi olduğu vehmedilen bir partinin genel kurulunda salonda ayakta ekranda okunan bir metin için saygı duruşunda bulunulan fotoğraftan bahsediyorum.

Geçtikleri tedrisat Allah’tan başkasına kul olmamayı dayatan bir tedrisattı ve mücadele ettiklerini iddia ettikleri şey, geçmişte bize buna benzer şeyleri yaptıran bir anlayıştı. Ancak yaşanan, henüz yaşayan birine yapılan ibadetten hiç de farklı değildi. Salonda oturmaya cesaret edenin olmadığını gördük ve artık bu zihnin bir teslimiyetle zıddına dönüştüğünün ibretlik vesikasıdır yaşanan.

Basitçe, bazıları için mesajı okunan kişiye duyulan bir saygı haliydi belki ama mahiyeti itibarı ile ancak sadece dün sistem tarafından dayatılan “saygı” duruşunu kanıksamış olabilenlerin becerebileceği bir işti. Fotoğraftan tüm salonun dün dayatılana teslim olmuşluklarını da görmüş olduk. Hala bu ülkede bu şirk halini kanıksamayan bireyler var mıdır? Muhtemelen vardır ve belki yarın sesleri daha çok çıkacaktır ancak salondakilerin bu imkanı kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En azından tövbe etmeden bu şansları kalmamıştır.

Özetle, ibadet etmek saygı duymak değildir.