Suriyelilere dünyada benzeri olmayan ‘statü’ – Pınar Öğünç

2011’den beri savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin resmi sayısı iki buçuk milyona yaklaştı. Gerçekçi tahminlerse bu rakamın üç milyonu aştığını söylüyor.

Suriyeliler aslen iki kategoride kayıt altına alınıyor. İlki “düzenli” diye tarif edilen, pasaportuyla gümrük kapısından geçiş yapanlar. Yasalardaki “yabancı” statüsünün sağladığı oturma, çalışma izni gibi haklardan faydalanan bu grubun sayısı sadece 80 bin! Yüzde 5’i bile oluşturmuyor yani. Geriye kalanlar ise “geçici koruma statüsü” verilen Suriyeliler.

Şimdiye dek Geçici Koruma Belgesi sahibi olan Suriyelilerin “kayıtlı” olarak çalışması mümkün değildi. Geçen hafta Resmi Gazete’de yayımlanan Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik ise yeni bir dönem açıyor. Üstelik dünyada pek muadili olmayan bir statü yaratarak…

Muadili yok, çünkü çalışma izni hakkı kapısı aralanan Suriyeliler ne “yabancı” sayılıyor, ne “göçmen işçi”, ne de mülteci. Bu konumların verdiği haklardan da faydalanamıyorlar. İkâmet ettikleri illerde çalışma mecburiyetleri var, ayrıca çalıştıkları işyerlerinde Suriyeli sayısının yüzde 10’u aşmaması gerekiyor. Sadece tarımda böyle bir sınırlama yok, bu da mevsimlik tarım işçiliğinin tamamen Suriyelileşmesi şeklinde okunabilir.

Kayıtlı, sigortalı çalışmak, asgari ücretin alt sınır olarak garantilenmesi Suriyeli işçiler için bir kazanım gibi görünüyor. Fakat bu ara statü, ilgili uluslararası hukuk mevzuatının neresinde var?

Uygulama dört buçuk yıldır birçok sektörde kayıt dışı çalıştırılan Suriyelilerin hayatına ne kadar değecek? Sermaye tarafından ucuz işgücü kaynağı olarak görülen Suriyelileri sigortalamaya hangi patron yanaşacak?

Yeni sömürü mekanizmaları mı kuruluyor? Çocuk işçiliğe deva olabilecek mi? Türkiyeli işçilerin bu yeni düzenlemeye yaklaşımı ne olacak? Bu yeni evre nasıl toplumsal ve ekonomik sonuçlara yol açabilir? İşçiler, patronlar, akademisyenler, sendikacılar anlatacak. Üç gün sürecek yazı dizisiyle bu gibi soruların yanıtlarını arayacağız.

77777777

7 kişilik aile haftalık 250 lirayla geçiniyor

Çağlayan’ın arka sokaklarında apartmanların bodrum katlarından sızan ışıklar da, kar düşen sokaklara vuruyor. İstanbul’un birçok yoksul semtinde olduğu gibi, bodrum katları, eski depolar dahi savaştan kaçan Suriyelilere ev diye kiralanabiliyor. Bir giriş katın kapısını 33 yaşındaki Muhammed açıyor. Az önce geldi işten.

Yeni harlanmış sobanın etrafında biri üç, biri beş yaşında iki erkek çocuğu koşturuyor; Taim ve Yazen. Muhammed’den üç yaş küçük eşi Zeynep konuşurken kara gözleri ışıldayarak karnını gösteriyor; “Ben hamile”. Gülüyor, “Ama lazım yok” diyor üçüncü çocuk için. Oradan buradan buldukları eşyalarla döşeyip kanlı canlı bir yuvaya dönüştürdükleri evlerinde, bir Suriye kanalı açık televizyonda.

Önce mobilya sonra tekstil

Zeynep’in de, Muhammed’in de içlerinin güzelliği yüzlerine yakın durmuş sanki. Anlattıklarını dinlerken, yüzlerindeki bu iyilik, onları bu hayata mecbur bırakan her şeye öfke yükseltiyor içinizde. Ve her şeye rağmen “şükürsüz” cümle kurmayışları…

İki yıl önce Halep’te oturdukları ev bombalanmış. Emin değiller, ya Özgür Suriye Ordusu bombalamış ya da Özgür Suriye Ordusu’nun karargâhı olduğunu düşünen rejim. Üzerlerindeki kıyafetlerle çıktıkları yolda önce başka bir mahalledeki tanıdıklarına sığınmışlar, sonra sınırdan geçerek Türkiye ve derken İstanbul. Muhammed’in abisi ailesiyle onlardan önce gelmiş; Bursa’da mobilya işinde çalışıyor. Halep’te bir demir doğrama atölyesinde çalışan Muhammed de mobilya işiyle başlamış. Şimdi ise bir tekstil atölyesinde.

Kral gibi hayatımız vardı

Sohbetin bir noktasında Suriyelilere çalışma izninin yolunu açan yönetmelikten haberleri olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Ya da iki yıllık Türkiye hayatları boyunca hiç sigortalı bir Suriyeli tanıyıp tanımadıklarını… Ya da bir gün kendilerinin de sigortalı çalışacaklarına dair bir umutlarının olup olmadığını…

Tercümede bize destek olan, kendisi de tekstil işçisi Hataylı Ali, “Sorayım da cevabını biliyorum, sen bilirsin” der gibi kinayeyle gülerek çeviriyor.

İki çocuk, Zeynep’in anne ve babası ve kızkardeşi, yedi kişi Muhammed’in 250 liralık haftalığıyla geçiniyor. Ev kirası 600 TL. Çalıştığı bölgede bırakın sigortalı Suriyeli, sigortalı Türkiyeli işçi bulmak zaten zor. Sektördeki krizden dolayı iş bulmak ayrıca meşakkatli. “Halep’te inşaat ustasıydım, kral gibi hayatımız vardı. 40 yaşını geçene burada iş vermiyorlar” diyen Zeynep’in babası da eklenmiş, Arapça bir tartışma dönüyor. Sigorta mı? Suriyelilere mi? Sanki öyle bir şey duyduk… Yani bize de mi? Nasıl başvuracağız?

Kim sigorta yapacak?

Halep’te de işçiydiler. “Orada hayat bu kadar pahalı değil, bir maaşla aile geçinir. Neydik ne olduk” diyor Muhammed. Eski ev sahipleri kullanmadıkları elektriği ödetmek istemiş, ev kiralarının Suriyelilere özel daha yüksek olmasından yakınıyorlar, Muhammed’in parasını sebepsiz ödemeyen eski işyerleri var. Büyük oğlan Halep’teki bomba seslerinden ürküp bir dönem bütün saçlarını dökmüş; artık dönmek istemiyor.

“Bunlara medrese olacak mı” diye soruyor Zeynep. Muhammed’in Türkçesi yok gibi, Zeynep günlük hayat pratiğiyle hızlı gidip dert anlatır hale gelmiş, “Dil lazım” diyor, “Dil, medrese, bunlar en önemli.” Tüm bu dertlerinin ortasında, “vasıfsız” işçi olarak çalışmak zorunda kalacakları tüm işyerleri için, “çalışma izni” bilmedikleri bir dilde tamlama gibi onlar için. Muhammed’i, Zeynep’i kim sigortalı çalıştıracak?

Sıra büyük sermayede

Suriyeliler deyince galiba akla önce kamplar geliyor. Oysa bugün kamplarda kalanlar toplam rakamın sadece yüzde 10’u. İkinci yaklaşım, ‘dilencilik’ üzerinden tavır geliştiriyor, ki bu tavrı tahmin etmek zor değil. Üçüncüsü ise Avrupa’ya gitmek adına Ege’de canlarını bırakmaya razı olanlar; Zeynep’in “Çok mefta var” dedikleri.

Bu üç temel yaklaşımın temsil ettiği azınlıkları çıkardığınızda Türkiye’deki Suriyelilerin büyük çoğunluğu ise işgücü olarak tartışılmayı hak eden mühim bir başlık. Suriyeliler emeklerini nasıl satarak hayatta kalıyor? İşçi olmanın yanında, Suriyeli işçi olarak nasıl sömürülüyor? Bu tartışmayı, hele de emekten yana bir perspektifle bulmak çok güç.

Evrensel gazetesinde yazan ve şu an Hayat TV’de çalışan Ercüment Akdeniz bunu erken yapanlardan. Kasım 2014’te Evrensel Kültür Kitaplığı’ndan çıkan “Suriye Savaşı’nın Gölgesinde Mülteci İşçiler” adlı kitabı, bu yeni düzenlemeyi konuştuğumuz günlerde ayrıca anlamlı. Akdeniz, kolektif bir çalışmayla İstanbul Bağcılar’dan, Çağlayan’dan, Adana’dan, Hatay’dan, Gaziantep’ten, Kayseri’den, İzmir’den onlarca Suriyeli işçinin hikâyesini aktarıyor. Tamamı kayıt dışı, büyük sömürüyle çalıştırılıyor.

Parça parça olmuş ruhlar

Sadece Suriyeli olmaktan dolayı nasıl aşağılandıklarını, haklarının yendiğini, yevmiyeleri düşürmekle suçlandıklarını ve tüm bunlara savaş travmasının parça parça ettiği ruhlarıyla nasıl göğüs germeye çalıştıklarını anlatıyorlar. Kimi bugün Avrupa’ya varmış, kimi hâlâ yaşamaya direniyor.

Biri El Nusra’da savaşmış, biri YPG’li, biri rejimin askeri… Akdeniz, birbirine kurşun atmışların bugün aynı atölyelerde mecburen birlikte çalıştığını anlatıyor. Evleri uzak tutsalar da, sömürüldükleri yerler ironik biçimde aynı. Bu yeni uygulamanın kayıt dışı işçi çalıştırmanın normalleştiği sektörlerdeki Suriyeliler için hiçbir şey değiştirmeyeceğini düşünüyor Akdeniz. Suriyelileri “risk ve fırsat” olarak okuyan kapitalizmin dilinden, ucuz işgücü pastasından faydalanan kayıt dışına, büyük sermayenin artık “Sıra bende” dediğinden söz ediyor. Suriyelilerin çektikleri bitmiyor.

Yeter ki Avrupa’ya gelmesinler

[Haber görseli]Ercüment Akdeniz, yüzde 10 sınırıyla yumuşak bir geçiş planlansa da Türkiyeli işçilerin bu yeni düzenlemeye tepkisi anlamında sürecin daha sert işleyebileceğini düşünüyor. “En alttakilerin” çalıştığı kayıt dışı sektörlerde Suriyeli ve Türkiyeli işçilerin bir biçimde kaynaştığı görüşünde. Rakamın arttığı Antep, Kilis gibi bölgeler ise çoktan panik ve güvensizlik hissini yaşıyor.

“Eğilim yoklamaları Suriyeli işçilerin varlığına büyük oranda karşı olunduğunu gösteriyor. Bu şu anda orta ve büyük ölçekli fabrikalarda ‘Suriyeli dövelim’e varmamış ama ne olacağını kimse bilmiyor. ‘Din kardeşim ama pisler.’ ‘Çok vicdanlıyız ama Suriyeliler mahallemizi mahvetti.’ Zaten genel olarak sorunlu bir yaklaşım söz konusu. Örneğin Bursa’daki Renault fabrikasına Suriyeli sokacaklar mı? Renault’daki işi bir Suriyeli yüzünden alamadığını bilmenin sonuçları farklı olacak.”

[Haber görseli]İştahları kabarıyor

“Göçmen işçi çalıştırmanın şartları bellidir. Şu anda uluslararası toplulukların da kılı kıpırdamıyor. Yeter ki Avrupa’ya gelmesinler diye AB de göz yumuyor. ‘Transit ülke’den ‘filtre ülke’ye geçti Türkiye. Mülteci emeği yerküre üzerindeki bütün patronların iştahını kabartıyor. AB’yle yapılan da sadece bir para anlaşması değil; üç milyar bir para değil zaten. Yeni strateji aranıyor ve Türkiye önemli bir deney. II. Dünya Savaşı sonrası da kalkınmada göçmen emeği önemliydi ama o zaman bile daha insaflıydı.” Hazin bir karşılaştırma oluyor bu.

 

Kaynak: Cumhuriyet