Terörün Karanlığına Karşı Etkili Stratejİ

Ülkemizde uzun yıllardan beri, artarda yaşanan acı terör olayları karşısında hepimiz bireysel olarak, tüm kuruluşlar örgütsel olarak kendi çapında tepkiler vermektedir. Kınama mesajları, ilanlar, yürüyüşler, tehditler …. Bu tür reaktif eylemlerle, o anki tepkimizi dışarı yansıtarak ve acımızı paylaşarak kısa vadede kendimizi biraz rahatlatıyoruz. Sonra Dostoyevski’nin  ‘’İnsan denen mahluk maalesef unutur’’  dediği gibi, hayatımıza, davranışlarımıza aynen devam ediyoruz.

Oysa Hrant Dink’in eşi Rakel Dink cenaze töreninde kalabalığa yaptığı konuşmada şöyle haykırıyordu: ‘’Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.’’

Acaba bu söz bu ülkede, bizlerde, teröre karşı olduğunu söyleyen aydınlarda, bilim insanlarında, sanayicilerde, sosyalistlerde ve diğerlerinde ne kadar yankı buldu? Bugüne kadar kullandığımız yöntemlerin teröre karşı,  ne kadar etkili olduğunu araştırdık mı? ‘’Katilleri yaratan karanlığı’’ ögelerine ayırdık mı? Terörün kök nedenlerini ayrıntılı olarak analiz edebildik mi?

Yoksa terörü ‘’Emperyalizme’’ , ‘’Herhangi bir  etnik gruba, dine, bir mezhebe, bir siyasi görüşe’’ bağlayıp, kendimize soyut bir düşman yaratarak , kinimizi mi arttırdık?

Oysa şimdi hepimize düşen görev , ‘’bu karanlığı’’ doğuran nedenleri, tüm duygularımızdan arınarak,tamamen objektif ve bilimsel bir gözle analiz etmek, her birini ayrı ayrı ele alarak etkili stratejiler geliştirmek,uzun ve kısa vadeli programlarla işbirlikleri,görev paylaşımları,eylem planları yaparak harekete geçmektir.Her bireyin,her sivil toplum örgütünün ve partinin net bir programı olmalıdır.

Bugüne kadar yapılan araştırmaları ele alırsak, emperyalizmin bölgedeki çıkarları dışında, ‘’Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı’’ oluşturan başlıca öğeler, yoksulluk, sevgisizlik ve şiddettir.

Ülkemizde sosyal sınıflar arasında bu kadar büyük uçurumlar, bölgesel  farklar, fırsat eşitsizlikleri, işsizlik,iş cinayetleri ve benzerleri  bu çağda halen varlığını acımasızca devam ettiriyorsa, yetkililerin bunlara karşı önlem almak yerine,  terörü  kınama söylevleri ne yazık ki hiçbir anlam taşımamaktadır.

Yoksul ailelere’’En az üç, hatta beş çocuk ‘’ yapmalarını önerenlerin, önce doğan her çocuğun temel ihtiyaçlarının (barınma, hijyen, sağlık, eğitim, sevgi, aidiyet…) karşılanacağından emin olması gerekir.

Eğitimci Nurdoğan Arkış, bebeğin 6 haftadan itibaren sevgi ortamını algıladığını belirtiyor ve Erich Fromm’dan alıntı yaparak sevgiyi dört bileşenle tanımlıyor: ‘’İlgi, bilgi, sorumluluk, saygı’’.  Doğaldır ki her anne-baba çocuğunu ‘’ sever’’. Ama gerçek sevgi için bu yeterli değildir. Çocuğun fiziksel, ruhsal ihtiyaçlarının bilincinde olmaları ve bu konuda sorumluluklarını yerine getirmeleri, sevginin kanıtıdır.

Doğan Cüceloğlu, Üstün Dökmen, Tınaz Titiz gibi birçok bilim insanı, ülkemizde erdemli karakter sahibi, sorun çözen bireylerin yetiştirilmesi için öneriler ve programlar ortaya koymuşlardır.  Çocuğun sağlıklı gelişmesi için ona bir birey olarak değer verilmesi, saygı duyulması, soru sorma yeteneğinin baskılanmaması gereklidir. Oysa ülkemizde aileden başlayarak, tüm kurum ve kurumlarımızda hakim olan ‘’ korku kültürü’’  sorgulamaya, farklı düşünceye saygıya izin vermemekte, güçlünün (evde baba, okulda öğretmen, işyerinde patron, sivil toplum örgütünde ve partide başkan…vs), güçsüz üzerinde koşulsuz hakimiyetine dayanmaktadır.

Bu ‘’İtaat kültürü’’nü, sorgulama, çoğulcu düşünce, karşılıklı saygı ve uzlaşma kültürüne dönüştürmeden, terörü yenmek mümkün olmayacaktır.

İçinde yaşadığımız bu vahşi kapitalist ve neoliberal sistemde, insanın öz değeri yok sayılarak, ona parası veya pozisyonu ölçüsünde değer verilmektedir. Oysa her insan, hatta bitki,hayvan , her şey  sadece var olduğu için saygıyı hake der. Aidiyet ve kabullenilme arzusu insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Toplumdan saygı görmeyen bir çocuk, onu önce kapan her kimse, terörist örgüt, tarikat vs…  onun elinde kalmaktadır. Çünkü orada kendisinin aidiyet ihtiyacı karşılanmakta, bir de kendisine görev verildiği için özsaygısı tatmin olmaktadır. Sorgulama yeteneği gelişmediği için örgütün teorisine inanmakta,  “koşulsuz itaat” kültürü çerçevesinde tanımadığı liderinin emrine sorgulamadan boyun eğmektedir.

Bu çocuklara kızmaya hakkımız yoktur. Yapılması gereken şey, tüm devlet kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin el ele vererek,  ülkemizde ‘’Ezberci eğitime’’ ve ‘’Koşulsuz İtaat kültürüne’’ son vermesi, farklı düşünceye saygı duyan uzlaşma kültürü için seferberliğe girmesidir.

Facebook’ta, internet gazete yorumlarında, çevremizde kendimiz gibi düşünmeyen, bizim gibi giyinmeyen, farklı partiye oy veren kişilerin aşağılandığını, alaya alındığını hatta galiz küfürlerle hakaret edildiğini görmekteyim. Bu tür tepkisel davranışlar şiddet ve terör ortamının ateşine benzin dökmektir.

Ülkemizde yıllardan beri din, mezhep, etnik ayrılıklar, siyasi görüş farkları, insanları birbirine düşman etmek için kullanılmaktadır. Bu gerçeğin farkında olarak, hangi konuda olursa olsun, nefret söylemini, nefret çağrıştıracak ifadeleri derhal sonlandırmalı, empati kültürünü ve sevgi dilini geliştirmeliyiz. Diğerleri bize küfür etse bile provoke olmamalı, bunu onların yetiştiği aileye, eğitimsizliğine, hatta hakim güçlerin çıkarları için bilinçle kullanılmalarına bağlamalıyız.

Çünkü bu ülkede yıllardan beri, saydamlıktan, adaletten korkanlar bizi ayrıştırdılar, birbirimize düşman ederek, terörün bulanık ortamında balık avladılar, gemi sahibi oldular. Zaten onların istediği ve bilinçle izlediği bu stratejiyi sadece sevgiyle boşa çıkarabiliriz.

Sakın, ‘’Onları sevemeyiz’’ demeyin.

Yazımı Karl Marks’ın sevgi üzerine sözleriyle bitirmek istiyorum:

‘’Sevgi, yaratılan, öğrenilen bir şeydir. Sevgi, emektir. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır’’ (1844 El Yazmaları)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir