Tiranlığı Yücelten Karanlık

“Çeşme var, kurnası murdar

yazgım

kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi.”

 

Öncelikle belirtmek gerekir hiçbir halkın direngenliği ve sistemle problemi nedeniyle ortaya koyduğu tepki küçümsenemez. 15 Temmuz’da halkın tanklara karşı göstermiş olduğu direniş sol jargonla söyleyecek olursak oldukça “ilerici” bir tepkidir. Bir halkın kurşunlara karşı durması ve haklarını muhafaza için ayaklanmasıdır. Hali hazırda bu tepkinin küçümsenmesi, sağlıklı bir toplum okuması yapmaktan mahrum bir yaklaşımın muhalif kesimler için ciddi anlamda cari olmasından kaynaklanmaktadır.  Bu yazıda ise bir halk övgüsünden çok meseleyi facia ve katliam boyutuna taşıyan gerilimin kodları çözülmeye çalışılacaktır.

“Devletler, yasa uyarınca demokrasiye yöneldikleri zaman demagoglar yoktur, en iyi yurttaşlar sağlamca baştadır; oysa yasaların egemen olmadığı yerde demagoglar baş gösterir. Halk monarklaşır, birçok kişilerden oluşan tek bir yönetici gibi olur. Homeros’un kötü bir şey diye sözünü ederken, ne gibi bir çoklu-egemenliği anlatmak istediğini bilmiyorum; ortaklaşa mı bireysel mi? Fakat o ne olursa olsun şimdi tartıştığımız monarşikdemos, yasaların denetimi altında bulunmadığı için mutlak erke erişmeyi amaçlar ve bir despot gibi olur, ancak kendisine yaltaklananları yükseltir ve şereflendirir.” *

Aristoteles bu izleği demagogun tek başına tiranlaşmasına kadar vardırır. Sonunda demokrasi fikrinin yasalarla işlememesi halinde demokratik olmayan bir şeye, tiranlığa dönüşebileceğini anlatmaya çalışır. Yasaların berkitici olmadığı toplumlar ciddi yarılmalara ve toplumsal çatlaklara neden oluyor. Özellikle temsiliyet ve hak eşitliği sağlanmıyorsa bazı unsurlar farklı çıkış yollarına tevessül edebiliyor. Son yaşadığımız darbe girişiminden ve bu süreci son bir yılda hızlandıran iktidar politikalarından bunu açık şekilde müşahade etmiş olduk.

Özelikle islami/islamcı kesimin yıllardır üvey evlat muamelesi gördüğünü hissettiği bir toplumda çatlaklar ve yarılmalar gün yüzüne çıkmadan ve sistemin sıkıştırdığı alanlarda yıllardır kendini gösteriyordu. Bunu izleme ve gerilimi görme şansına kendi adıma sahiptim. İslami cemaatlerin ve devlette kadrosu olan kesimlerin 80 darbesi öncesinde küçük gördüğü hatta “sümüklü badem bıyıklılar” diyerek hafifsediği Gülen cemaatinin ve 28 Şubat gibi sahte darbelerle** bir mağduriyet masalı yaratılan selametçiliğin kadim bir kavgası vardı.

80 sonrasında sistemin tekrardan restore edildiği ve liberal-dünyaya açılan- bir ekopolitik hattın tercih edildiği sistem içinde Gülen cemaati takiyecilik üzerinden sistemi yavaş yavaş ele geçirerek dönüştürmek gibi yolu benimsedi. Bu durumun tam olarak gün yüzüne çıkmayan bazı üst düzey yetkililerin anlaşmalarıyla ve sistemi yeniden tasarlayanların eliyle gerçekleştirildiği de ayrıca söylenmektedir. Cemaatin güçlü bir demagogu(vaizi) ve başkalarının çocukları için kendini feda eden “akıncıları” vardı. En azından halk nezdinde ve yurtdışındaki okullardaki fedakarlıkları gören bazı idarecilerin gözünde anlamlı bir yeri doldurmaya devam etti uzun süre. Bu görünür kıldığı özellikleriyle birlikte sistemin laiklik gibi bir kriteri dayattığı kilit kurumların içine sızmak için geliştirdiği gizli bir siyaseti de oldu. Özellikle yargı, askeriye ve polis teşkilatı gibi “dokunulmaz” ve 1961 anayasasıyla “millet iradesini icra için tesis edilmiş” kurumlar cemaatin kontrolüne geçmeliydi. Bu hukukun işletilmediği “zalim” düzenin değişmesine hizmet edecek her tavır meşru kabul edilmişti. Başörtüsü füruattandı, orduda yükselmek için bazı günlerde alkol içilebilirdi, namaz göz ile de kılınabilirdi ve otoriteden gerekirse her durum için izin alınmalıydı…

Selametçilik ise farklı bir mağduriyet hattından motive oluyordu. Darbeden sonra oluşan politik atmosfer bu geleneği ve yakın unsurları sistemden uzaklaştırdı ve taşraya itti. Sistemin kilit kurumlarında selametçilerin ismi neredeyse okunmaz hale geldi. Bu durumda “takunyalılık” ve takiyenin sindirilememesi gibi haller etkili oldu ister istemez. Özellikle AKP belediyeci ve yetenekli bir hatibin öncülüğüyle iktidara geldiğinde Ankara dehlizlerinde tabir yerindeyse yapayalnızdı. Kırılgan bir iktidar profili çizdi uzun süre ancak hem Gülen cemaatinin gizli desteğiyle hem de Öcalan’ın PKK eylemlerinin azalması noktasındaki yönlendirmesiyle selametçi gömleğini çıkardığını söyleyen gizli selametçiler iktidarda kalabildiler. Bu arada liderin hitap yeteneği ve bazı populist politikalarla sağ gelenek içerisindeki farklı unsurların desteği de sağlanarak halk nezdindeki temsiliyeti arttırabildiler. 2007 e-muhtırasına karşı aldıkları tavır ile de zannedildiği kadar zayıf olmadıklarını göstermiş oldular. Milletten ve devlet içindeki işbirliklerinden alınan güçle kendileri için tehdit unsuru olan kadroların tasfiye edilmesi gerektiği görünür hale gelmişti.

Bu iki islami/islamcı geleneğin sistem içindeki yükselişleri birbiriyle kesişmeyen alanlarda oluştu. Selametçilik, belediyeler üzerinden rantçı/tüccar bir yönetim anlayışıyla ve halkçı söylemle büyüyerek tek başına iktidara gelmişken, Gülencilik sinsi ve takiye üzerinden işleyen bir kadroculukla büyüdü. İki politik hat da yükselmek için ikiyüzlü davranmayı kanıksamak zorunda kalmıştı ve farklı karakterdeki demagogların isimleri ve karizmaları bu yükselişte belirleyici olmuştu.

Bir araya gelmişliklerine rağmen bir şekilde anlaşmazlığa düştüler. Bunun sebepleri ile ilgili çok fazla şey söyleniyor ancak bu söylentiler içinde kanıtlayamayacağımız bir çok veri var. Görünen o ki bir şekilde kavga kanlı bir darbe girişimine neden olacak kadar ileri boyutlardaymış. Ayrıca ironik şekilde bir darbe bir vaizin organizasyonu ile az çok şekillenip, bir hatibin sokağa çıkma çağrısıyla etkisiz hale gelebiliyormuş.

Şimdi bir şekilde 80’lerden sonra şekillenen siyasal denklem değişmek durumunda kalıyor. Yeniden tasarlanacak gibi görünüyor. Güç odakları ve siyasi temsiliyetlerin katılımıyla sürdürülebilir bir denge mekanizması işletilmeye çalışılacağının işaretlerini veriyorlar. Önümüzdeki süreçte ordu ve yargı içinde Gülenciler tarafından tasfiye edilmek istenen Ergenekoncular olarak adlandırılan blok ve darbe yapılması düşünülen sivil AKP hükümeti ile birlikte CHP ve MHP desteği eklenerek temsil kabiliyeti yüksek bir koalisyon gözetilecek gibi görünüyor. HDP ve marjinal kabul edilen unsurlar bu koalisyona dahil edilmeyecek gibi duruyor ancak Öcalan ile görüşmelerin başlaması halinde özellikle HDP anlamlı bir siyasi blok olarak masada yer alabilir.

Darbe tehlikesinden önce şunu görmek gerek; herkes için işleyen ve eşitlik ilkesini gözeten bir yasal çerçevenin tesisi sağlanmadığı müddetçe demagogların keyfiliği üzerinden giden bir tiranlık tehlikesi hala varlığını devam ettiriyor. Toplumsal sükunetin sağlanması için şu ilkeyi tekrardan hatırlamak yerinde olur: bazı kişilerin kapalı kapılar ardında büyük halk kitlesinin kaderini tayin eden kararları aldığı bir mekanizma İslami değildir ve karşı çıkılmalıdır. Bunun adı cemaat de olsa devlet de olsa bu böyledir.

Yaşadıklarımız bize şunu da hatırlatmıştır; bir örgüt ve “cemaat” olarak yapılabilecek her şeyi en başarılı şekilde yapsa bile bu “mükemmellik” netice itibarı ile cinnet geçiren katı bireyler yetiştirebilmektedir. İdeal insan fikriyle ortaya çıkan herhangi bir gayretin toplum için matah bir şey olmadığı daha açık şekilde görülmüştür. Toplumun içinden böyle reflekslerin çıkmasına neden olan yapısal problemler bir tarafa ikiyüzlülüğü zihinlerde meşrulaştıran ve kapalı kutu işleyen her mekanizma toplum için tehlike taşımaktadır. Ve gerekirse kan dökebilmeyi göze alabilen hastalıklı zihinlere kapı aralamaktadır. Bu mekanizmalar içinde sadece bir dava uğruna bir yerlere çıkmayı gözeten örgütleri saymak yanlış olur. Kazanılmak ve kuşatılmak istenen TSK mekanizması da bu kadar olmasa da kendisini hep bir üst sınıf olarak gören bireyler yetiştirmesiyle meşhurdur. 60 darbesi sonrasında halkın müdahilliği iyice azaltılan ve yükselmek için kişilerin karakterini, sokakla bağlarını koparmayı dayatan kamu otoritesinde söz sahibi olan her mekanizma şeffaflaştırılmalıdır. Bu anlamda denetim mekanizmaları güçlendirilmelidir. Katı yapılar eşitsizliği, eşitsizlik ise daha tehlikeli mekanizmaların gelişmesine neden olmaktadır. Halkı korumak için eğitilmiş olan bazı subayların halkı öldürebilecek düzeyde bir üstenciliğe evrilebildiğini maalesef bizzat yaşayarak görmüş olduk.

Darbeciliğin arkasındaki kişilerden çok, bu tip mekanizmaları geliştiren işleyişi masaya yatırmanın daha elzem olduğunu görmek durumundayız.

Not: Meselenin uluslar arası bağlantılarla ilgili boyutları hakkında oldukça bol metin var. İşin bu veçhesinin analizini sağlıklı yapabileceğim somut bilgiden mahrum olduğumu düşünüyorum açıkçası. Ayrıca bizim hayatımızı ilgilendiren bir sistem probleminin öncelikle bizi ilgilendiren kısımlarıyla yüzleşmenin daha sağlıklı bir tartışma zemini olduğu kanaatindeyim.

* Aristoteles, Politika, Remzi Yayınları, Sf. 117-118

** 28 Şubat kararları özü itibarı ile bir darbe tehdidinden fazlası değildi. Yaşatılan mağduriyetler darbelerden sonra yaşatılanlarla karşılıştırılamazdı.

Bedri Soylu

[Yazı ilk olarak 26 Temmuz 2016’da www.emekveadalet.org adresinde yayınlanmıştır.]