Toplumsal Şizofreni Diye Bir Kavram Olsa…

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları yapıldı. Bilindiği gibi, IMF ve Dünya Bankası, küresel sermayenin uluslar arası kuruluşlarıdır. Bu kuruluşların bir sürü alt birimleri var, ilgilenmedikleri konu/sorun yok, temel işlevleri ise küresel sermayenin çıkarlarını korumaktır. Dünya Bankası o kadar tanınmaz ama Türkiye’de IMF’nin adını duymayan yoktur. İnsanımız IMF’nin ne yaptığını çok iyi biliyor; hükümetlerin IMF ile yaptığı anlaşmalar sonrasında az bedel ödememiştir.

İstanbul toplantılarında konuşulan konular ve alınan kararlar daha çok yaşanan global ekonomik krizle ilgiliydi. Kararlarda dikkat çeken önemli nokta, krizin bir an önce sona erdirilmesi için ülkeler arasında işbirliğinin artırılması ve riskin paylaşılması gerektiğinin vurgulanmasıydı. Elbette buna hiç şaşmamak gerekir; dünya sistemi güçlülerin çıkarına uygun bir şekilde kurulmuştur, güçlü olanlar işler iyi giderken çok kazanırlar, kazançlarını da asla paylaşmazlar ama son krizde olduğu gibi daha çok kazanma hırsı ile işleri bozduklarında bedeli zayıf olanlara ödetirler.

Ne olmuştu hatırlayalım; daha çok kazanmadan başka hiçbir amaç ve dertleri olmayan spekülatörler, ABD’deki kredili konut fonları üzerinde oynayarak kurulu olan yağlı-ballı kazanma sistemini zorladılar. Sonuçta birbirine bağlı olan dünya finans piyasasında arıza ortaya çıktı. Geri dönüşler olmayınca zincirleme iflaslar görülmeye başladı. Küresel kriz dediğimiz şey aslında bu. Bunun bizimle ilgisine gelince; spekülatörlerin yaptıkları yanlışların bedelini tüm dünyaya ödetmek istemelerinden kriz bütün dünyanın oluyor. Dünyaya diyorlar ki; vergilerden topladıklarınızı spekülatörlerin zararlarını karşılamak için kullanın, bütçelerinizden para babalarına pay ayırın.

IMF ve Dünya Bankası’nın İstanbul’daki yıllık toplantılarından da söylenen bundan farklı değildi. Ne var ki biz bunları konuşmadık, dünya sermayesinin Türkiye temsilcilerinin elinde olan medya (merkezi, anası, yavrusu ve yandaşı ile), IMF ve küreselleşme karşıtı gösterileri öne çıkardı. Gösterileri öne çıkardı derken, DİSK, KESK, TTB ve TMMOB öncülüğünde yapılan ve 3-4 bin kişinin katıldığı gösteriden hiç söz edilmedi. Televizyonların haber bültenleri ve gazete sayfaları, sayıları birkaç yüzü geçmeyen bağımsız göstericilere ayrılmıştı. Televizyonlarda gün boyu polisle göstericiler arasındaki çatışmalar, cam ve çerçevelerin indirilmesi, tazyikli su, biber gazı, sokaklardaki koşuşturmaların görüntüleri döndü.

“İstanbul savaş alanına döndü”,

“IMF’yi protesto edenler Beyoğlu’nu yaktı, yıktı”,

“Bunlar gösteri değil, saldırı” şeklinde manşetler atıldı. En ilginç olanı,

“Göstericilere esnaf dayağı”,

“Esnaf polis işbirliği” başlıkları ile verilen haberlerdi.

Şimdi bu işin neresinden tutacağız, konuşmaya nereden başlayacağız? Bankacısı, siyasetçisi, bürokratı, şirket yöneticisi, sivil toplumcusu ve daha bilmem necisi ile 12 binden fazla insanın katıldığı IMF ve Dünya Bankası toplantısını sadece birkaç yüz kişinin protesto etmesine ne diyeceğiz? Biz toplum olarak mazoşist mi olduk, baskıları içselleştirdik mi, hatta cellatlarımıza platonik bir aşk mı beslemeye başladık? Her gün hemen hemen herkes krizin etkilerinden söz ederken kriz sorumluları ayağımıza kadar gelmişken niçin sesimizi çıkarmadık? Bunun anlamı ne; öğrenilmiş çaresizlik mi, uyuşmak mı, bir bütün olarak çürümek, yok olmak mı?

Türkiye’de AKP’nin iktidarından bu yana İslami kesim zaten ölüm uykusunda. Bir tek Filistin için bir kısmımız sokaklara çıkıyor, biraz da Doğu Türkistan günlerinde meydanlarda göründük. Hepsi o kadar; Irak’ta 1 milyon 200 bin insan öldürüldü, kılımız kıpırdamadı. Başörtüsü gösterileri, her cumartesi Kocaeli, Ankara, Van gibi birkaç ilde bir araya gelen üç beş kişi ile sınırlı. Hak-İş işçiyi çoktan unuttu, AB’nin toplantılarında koşuşturmaktan çalışanların hakkına zaman kalmıyor. Peki diğerleri nerede? Cumhuriyet mitinglerinde meydanları dolduranları aramıyorum, onların kafaları meşgul, ellerinden kaymakta olan iktidara yanıp duruyorlar. Türkiye’nin vicdanlı insanları, işçiler, işsizler, çiftçiler, esnaf nerede, niçin ekmeklerini ellerinden alan IMF ve Dünya Bankası’na karşı seslerini yükseltmiyorlar.

Esnaf demişken biraz durmak gerekir. Gazetelerde ama en çok muhafazakâr kesimlere hitap eden gazetelerde “Esnaf-Polis işbirliği” haberleri yapıldı, gösterici kovalayan esnaf fotoğrafları basıldı.

Bu çok vahim ve trajikomik bir durum.

Türkiye’de krizden en çok etkilenen kesim esnaf oldu; “Siftah yapmadan kepenk kapatıyoruz” sözünü çok duyuyoruz. Ama bu esnaf, bekli de esnafın yanında sigortasız, haftalık yüz liraya çalışan tezgâhtarlar, IMF’ye karşı gösteri yapan insanları kovalıyor, onları darp ediyor, yakalayıp polise teslim ediyor. “Efendim, bu göstericilerde günahsız esnafın dükkanlarını taşladı, camlarını-çerçevelerini indirdi, iş yapmalarını engelledi” diyenleri duyar gibiyim.

Doğru değil; dikkat ettim; bir kere göstericileri terörize eden polisti. Polis, insanlara kendilerini ifade etmeleri için imkân vermedi, nefes aldırmadı. Sonra göstericiler hiçbir şekilde sıradan esnafa saldırmadı. Camları kırılan, uluslar arası sermayenin mabetleri olan bankalar ve neo-liberal soygunun sembolleri olan çokuluslu markaların sergilendiği yerlerdi. Elbette bunu bir tespit olarak söylüyorum, yoksa şiddeti tasvip ettiğimden değil.

Demem o ki, İstanbul’da IMF karşıtı gösteriler yapan insanlar ne yaptıklarını bilen bilinçli insanlardı. Sayıları azdı, aralarına küçük gruplar da katıldı, polisin yanlış tutumu nedeniyle istenmeyen görüntülerde oluştu ve fakat namusu kurtaran onlardı.

Aslında IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, G-8 gibi toplantılar nerede olduysa protesto edildi, yüz binlerin sokağa döküldüğü büyük gösteriler oldu, dünya küreselleşme karşıtı gösterileri, IMF protestolarını tanıyor. Ama göstericileri kovalayan esnaf manzaralarını ilk defa Türkiye’de gördü. Öyle bir Türkiye ki, dışarıda polis-esnaf kol kola gösterici dövülürken içeride Başbakan “Dışarıdaki göstericilere kulak verilmeli” diyordu.

Şizofreni, muhakeme ve gerçeklik algısı kaybı, çelişkili düşünce ve duyguları birlikte taşıma gibi belirtilerle ortaya çıkan bir akıl hastalığıdır. Elbette toplumsal durumları anlatan bir kavram değildir. Ama bir benzetme olarak kullanacak olursak bu yaşanan tam bir şizofrenik tablodur. IMF ve Dünya Bankası’nı protesto eden insanlar, onları kovalayan IMF ve Dünya Bankası’nın ocaklarına incir ağacı diktiği memur (polis) ve esnaf, “Dışarıda gösteri yapanlara kulak verin” diyen IMF ile anlaşma yapmaya hazırlanan bir başbakan, aynı göstericileri terörist ilan eden bir içişleri bakanı.

Toplumsal şizofreni diye bir kavram olacaksa tam da bu

Mehmet Bekaroğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir