Vatan Yahut Utanç Günleri

 

 

İbrahim Kafesoğlu’nun 1970 yılında yazmış olduğu ‘Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri’ kitabından bir pasaj paylaşmak istiyorum.

“ Eski Türklerde, insandaki adalet hissini çiğneyen her türlü Sosyalist eğilimden uzak, çok kuvvetli bir sosyal adalet duygusunun mevcudiyetini gösteren bu durum, eski Türk topluluklarında oldukça gelişmiş bir demokrasi hayatının da varlığını ortaya koyar. Bu Türk demokrasi anlayışı, Eflatun ve Aristotoles’in yazılarında açıkça görüldüğü üzere, köleliği tabii bir sosyal yapı olarak kabul eden eski Yunan demokrasisinden herhalde çok ileri idi. Hele hükümdar teba münasebetleri bakımından, yazılı kanunlara bile itibar etmeyen Roma imparatorluğunu çok gerilerde bırakıyordu. Bu hak anlayışıdır ki, Türkleri eski dünyanın efendisi haline getirmişti”*

Şimdi birde 1984 yılında TRT’de yayınlanan Küçük Ağa filminden bir sahne paylaşalım. Küçük Ağa, Tarık Buğra’nın 1964 yılında yazdığı bir romandır ve 12 Eylül darbesinden sonra TRT’de peş peşe yayınlanan yerli, Türk İslam Sentezini bir biçimde ekranlara taşıyan dizilerin ilkidir. Bu minvalde diziler yayınlanmaya devam edilmiştir fakat örneğin Kemal Tahir’in Yorgun savaşçısı çekilmesine rağmen uzun bir müddet sansür yemiş ve yayın yasağı getirilmiştir. Filmde İstanbullu Hoca Cami’de verdiği vaazlarda Kuvayı Milliye’nin Komünist Sovyetlerle anlaştığını, yarın öbür gün Bolşevikliği getireceklerini iddia etmektedir. Buna karşılık Mahkeme Reisi’nin söyledikleri çok dikkat çekicidir. Mealen der ki ‘ Ayıdan post, Moskof gavurundan dost olmaz demiş atalarımız hele ki Bolşevik gavurundan asla, şimdi arkanda düşman, önünde düşman varken, arkanı sağlama alıp önüne bakman daha iyi değimlidir. İki düşmanla uğraşmazsın, hem sonra Kuvva’nın yarın öbür gün Bolşevikliği ülkeye getireceğinin anlaşması varmıdır.’

Görüldüğü gibi gerek 1970’lerden itibaren Türk Milli Eğitim Tarih kitaplarının baş yazarının, hem de çekilen bir dizinin ortak tek düşmanı vardır Komünizm, üstelik bu düşmanlığı oluştururken kendini de dünyanın efendisi konumuna getiriyorsun ve bunu çok uzun bir süre nesillere dikte ediyorsun. Devlet Türk İslam Sentezini 80’li yıllar boyunca resmi olarak dillendirmese bile devlet ideolojisi haline getiriyordu. O yüzden MHP’liler bütün 12 Eylül yargılamalarının savunmasını bunun üzerine oturtmuştu. ‘Fikrimiz iktidarda, kendimiz zindandayız’ diyorlardı.

Türk Milliyetçiliği artık yavaş yavaş bütün bir toplumun tek ideolojisi haline dönüşmeye başlıyordu. Tabii ki bu sivil alanda örgütlenen bir şey değil devletin kontrolünde gelişen bir olguydu. Üstelik PKK meselesi ortaya çıkmıştı ve şiddet uygulayarak kendisini Türkiye’de var etmeye çalışıyordu. Sağ ve sol bütün örgütlerin ‘terbiye’ edildiği bir dönemde, 12 Eylül rejiminin vahşi uygulamaları sonucunda işkenceye ve şiddete tabi tutulan Sosyalist unsurlar aslında 1970’ler de kendilerine saldıran ve Kürt coğrafyasında hayat hakkı tanımayan PKK saflarına katılıyorlardı. Tam anlamıyla denize düşenin yılana sarılması gibi bir şeydi ama bunu hayata geçiren ise devletin organize şiddetiydi. 80’ler boyunca batıya gelen şehit haberleri toplumu giderek daha milliyetçi bir yapıya doğru götürüyordu. 70’ler sonu gibi oluşan sol ve sağ arasındaki oy oranı %40-%60’dan, %30-%70’lere doğru dönüyordu. 80’lerin siyasetine Turgut Özal liderliğinde damgasını vuran ANAP Liberalizmi bu ülke sathına yerleştirirken bir sloganı vardı, biz dört eğilimi de birleştirdik diyorlardı. Yani 80 öncesinin CHP, AP, MHP ve MSP’sini birleştirdiklerini söylüyorlardı ama aslında Ekonomiyi merkez sağdan gelenler ayarlarken, ideolojik yapılanma MHP ve MSP’li kadrolar ile yapılıyordu. 90’larda siyaset Refah Partisi eliyle İslamcıları merkeze transfer etmeye başlıyordu ama bir yandan Kürt sorunu, diğer yandan 28 Şubat Post Modern darbesi kitlelerin milliyetçi duygularını iyice körüklüyordu. Cumhuriyet’in ilk kurulduğu günden beri oluşan Vatan elden gidiyor, ülke bölünecek korkusuna bir de Şeriat gelecek vehmini eklemişlerdi. 90’ların sonuna giderken Abdullah Öcalan’a yapılan operasyon ve onun memlekete getirilmesi bu dalgayı iyice tepe noktasına çıkarıyordu. Memleket bölünecek diye Kürtlere düşman edilen kitleler örneğin Dünya Bankası’nın dayatması ile Şeker ve Tütün yasasının çıkarılmasına hiç ses çıkarmıyorlardı. Ülkeyi bu şartlarda 2002 yılında yönetmeye başlayan Ak Parti, 13 yılda, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin adeta bir tekrarını yaşatıyordu. 2002-2007 arası tam anlamıyla reformlar, AB hedefleri falan derken, batılılaşma yolunda ilerliyorlardı. Sonra 2007-2011 arasında bir müddet Ergenekon, Balyoz, vesayet operasyonları deyip sonra rotayı İslamcılığa kırmaya başlıyordu. 2011 yılından sonra ise önce Kürt barışı yapacağım diye İslamcılığı daha da arttırıyor. Fakat en son gelinen noktada İslamcılığın yanına Türk Milliyetçiliğini de monte edip Türkçülüğe doğru çubuğu büküyordu.

Yıl 1986, İsmini vermeyeceğim bir garnizonda Asteğmen olarak askerliğimi yapıyorum. Bir eğitim birliği, Çavuş talimgah birliğiydi. Burası bir alay, 5 bölük İl’lere, iki bölük, eğitim birliklerine, 4 bölükte sınır birliklerine çavuş yetiştiriyordu. Yılın son tertibiydi galiba, acemi erler geliyorlar, bir komite olarak başımızda bir Binbaşı, onun altında bir Yüzbaşı var, yaklaşık 10 kişi bu erleri karşılıyoruz. Bölükleri belirleniyor, işlemlerini yapıyoruz ve bölüklerinde acemi eğitimlerine başlıyorlar. Askerler hangi bölüğe düşeceklerini bir torbadan kura ile seçiyorlar. Bir asker geldi, yanında Alay Komutanının postası duruyor. Geldi, yanımızda fısıldayarak Binbaşı’ya, yanında gelen askerin Alay Komutanının tanıdığı olduğunu söyledi. Sonra o çocuk torbaya elini attı ve kurayı çekti. Merakla bekliyorum ne olacak diye, çocuk sınır birliklerinden birini çekti. Binbaşı hemen numarayı kaptı ve başka bir bölüğün numarasını söyledi. Sonra birkaç sıra sonra gariban bir köylü çocuğu geldi, Binbaşı’nın söylediği o bölüğün numarasını çekti. Binbaşı ‘Aferin evladım, çok güzel bir bölük kurası çektin’ diyerek çocuğu sınır birliğine gönderdi. O günden beridir hiç aklımdan çıkmadı, hala düşünürüm, o çocuk ne oldu acaba, yoksa o garip, kavruk delikanlıyadamı ‘şehit’ oldu diyerek ağıtlar yaktık. Hep bir tarafım sızlar durur. Bu vatan hepimizindi ama sadece garibanların bedel ödediği bir yerin adı vatan olurmuydu?

Son zamanlarda meydana gelen çatışmalar ve ölen çocukları duydukça hep o olay gözümde canlanıyor ve o sızım tekerrür ediyor. Kendi kendime bu sefer şöyle diyorum, bu çocukların hepsi torpilsiz ve parasız, bunlar 18.000 TL’sı dahi olmayan çocuklar ve bu çocukların ölümü üzerinden şehitlik edebiyatı yapanlar, gazetelerde çıkan partilerin oy oranları! Savaş narası atan bedelliler lanet olsun sizlere

Cumhuriyet ve belki biraz da Osmanlı’dan itibaren düşünelim, her gün her an kafamıza milliyetçilik fikrini kazıdı, üstelik öyle bir milliyetçilik ki, sadece Türk olarak doğmaktan dolayı övünen bir toplum!

Goebbels diyor ki, ‘ Bir insanın kafasına bir çiviyi bir anda çakarsanız öldürürsünüz, ama çiviyi her gün bir santim çakarsanız, hem çiviyi çakmış olursunuz, hem de insan yaşar’ Bu devlet bu toplumun kafasına bu çiviyi öyle bir çaktı ki, insanlar bilinçli olarak üretilmiş bir cahilliğin yanı sıra iflah olmaz bir kibrin içine de gömüldüler. Bu toplumun seni dışlamaması için öncelikle etnik olarak Türk olacaksın, sonra Müslüman olacaksın, sonra Sünni olacaksın, buda yetmiyor Hanefi mezhebinden olacaksın. Son olarak da asla ve kata devlete ve onu temsil edenlere karşı tek bir itirazın olmayacak.

İnsan ekmeği uğruna ölümü göze alır, insan evi için ölür, yine insan namusu için ölüme gider. Tabii ki insan onuru, haysiyeti, inancı için de ölür ve gayet tabii ki insan vatanı için de gözünü bir saniye kırpmadan ölür. Bundan daha tabi, bundan daha onurlu bir iş varmıdır? Şimdi soralım bakalım bu vatan sadece 18.000 TL’sı olmayanların ya da sırf işsizlikten dolayı güvenlik görevlisi olanların vatanı mı? Peki Kürt’ün dağı, taşı, ormanı bombalanıyor. Ekmeğini yediği yerlerden kovalanıyor, onların vatanı değil mi bu vatan?

Ama insan arkasına polisi alarak kalabalık bir şekilde ekmeğini kazanmaya çalışan bir kişiyi etnik aidiyetinden dolayı öldürmez, saldırmaz, yaralamaz, malına mülküne zarar vermez. Bir de bunu utanmadan tekbir getirerek yapmaz. Hz. Ali kendi halifeliği döneminde öldürülen Yahudi bir kadın için diyor ki; ‘İnsan bu utançtan kahrından ölse kınanmaz’

Ben işte tamda öyle bir utanç içindeyim, ölsem olacakları görmesem diyorum. Görmüyormusunuz ayaklarımızın altından bir dünya kayıyor.

 

  • Ettienne Coupeaux, Türk Tarih Tezinden, Türk İslam Sentezine, s. 97

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir