Yeryüzünün Tümörleri (1)

Diyarbakır Sur’dan gelen fotoğrafları gördünüz değil mi, insanlar çırılçıplak, toz toprak içinde fotoğraflanmışlar, sizin aklınıza ne geldi?

Doğrusu benim aklıma hemen Ebu Gureyb’den dünya basınına düşen fotoğraflar geldi, hatırladınız değil mi o fotoğrafları, hepimizi nasılda üzmüştü, nasılda öfkelendirmişti.

Bir süre önce Cizre’den öldürülmüş ve çırılçıplak kadın fotoğrafları servis edilmişti, daha sonra da Cizre’de ki bodrum katından gelen haberlerin gerçek olduğunu gördük. İnsan hakları örgütlerinin raporları bunu teyit ediyordu. İHD, Mazlumder, TİHV’nin yaptığı incelemelerde devletin ‘demir yumruğu’nun nasıl çalıştığını hepimize gösteriyordu.

Durum anlaşılmıştır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt Siyasi Hareketi ile sadece savaşmıyor, onu aynı zamanda belki de bugüne kadar gelen çatışmalar içinde görülmedik derecede cezalandırıyor da; bunun bedelini ise yine her zamanki gibi bölge halkı ödüyor.

Peki şimdi ne olacak, bu iş nereye gidecek?

TARİHİN SONU

“Üçüncü dünyanın genç uluslarının kapitalist ülkelere yaltaklanmasının yanlış olduğu açıktır. Biz kendi haklılığımız ve tavrımızın adaletiyle güçlüyüz. Ne var ki Kapitalist ülkelere çağımızın temel sorununun Sosyalist rejimlerle aralarındaki savaş olmadığını anlatmak ve açıklamak da bizim görevimizdir. Bizi hiçbir yer götürmeyen bu soğuk savaşa bir son verilmelidir. Nükleer silahlanma yarışı durdurulmalı ve az gelişmiş bölgelere cömert yatırımlar ve teknik yardımlar verilmelidir. Dünyanın kaderi bu soruya verilen yanıta bağlıdır.”[1]

Frantz Fanon, 1961 yılında yani öldüğü yıl basılan ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ kitabında batı dünyasına yani sömürgecilere böyle sesleniyordu. Sosyalistlerle olan kör kavganızdan vazgeçin ve dünyanın zenginliklerini bugüne kadar sömürdüğünüz ötekilerle paylaşın, sizin sosyalistlerle, üçüncü dünyaya rağmen yapacağınız anlaşma dünyayı kurtarmayacak, aksine daha da batıracaktır diyordu.

Fakat gelişmeler onun söylediğinin aksi yönünde cereyan etti, Batı Bloğu şeytan olarak addettiği Sosyalistleri çökertmek ve sistemin içine katmak için her şeyi yaptı. 20. Yüzyılın sonuna gelirken çift kutuplu dünyada ilginç gelişmeleri yaşamaya başlamıştık. Aslında Brejnev tarafından Sovyetler Birliği Komünist Partisine teklif edilen Glastnost ve Perestroyka ( Açıklık ve Yeniden Yapılanma ) politikaları Gorbaçov tarafından hızla hayata geçiriliyordu. Bir yandan da ABD ile karşılıklı olarak Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda görüşüyorlardı. Tabii ki bütün bu gelişmeler Sovyetlerin daha insancıl olduğundan falan kaynaklanmıyordu. Daha çok Sovyetler Birliği ve diğer Sosyalist ülkelerin alt yapı sanayileşme ve temel bilimler yolunda epey bir yol kat ettikleri görülüyordu ama Batı’nın sanayi ötesi teknolojisiyle rekabet edemez duruma gelmişlerdi ve bu kapalı ekonomi ile bunu sürdürmeleri mümkün görünmüyordu. Gorbaçov eğer böyle devam ederse ülkelerin büyük bir çöküntüye gireceğini görmüştü.

1989 yılında Berlin duvarı yıkılıyor, bir müddet sonra bölünmüş olan iki Almanya birleşiyordu. Sovyetler Birliği’nin yerine Bağımsız Devletler Topluluğu kuruluyor fakat bir müddet sonra o da tarihe karışıyordu. Yani belki Çin ve biraz da Küba’nın dışında Sosyalist blok erimişti ve Nato karşısında çökmüştü. Artık tek kutuplu bir dünyadan söz ediliyordu.

Tam o günlerde 10 yıl İran ile bir savaşa tutuşmuş olan Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal ediyor ve Suudları da tehdit etmeye başlıyordu. ABD ve İngiltere BM Güvenlik konseyinden bir karar çıkararak, 1. Körfez savaşını başlatıyorlardı. Fazla sürmeden Saddam kuvvetlerini Kuveyt’ten çekmekle kalmıyor, kendi ülkesinde de mutlak iktidarını kaybediyordu.

O tarihlerde, Francis Fukuyama ‘Tarihin Sonu’ tezini ortaya atıyordu. Bu teze göre Liberal Demokrasi  ve Liberal ekonomi artık medeniyetin göreceği son noktaydı ve insanlık bu hizada sıralanacaktı. Bu hem ekonomik liberalizmi hem de siyasi liberalizmi içeriyordu. Şöyle diyordu.

“Benim tarihten anladığım, bütün zamanların bütün insanlarının deneyimlerini kapsayan eşsiz ve bağlantılı bir evrim sürecidir. Bu tarih anlayışı büyük Alman filozofu Georg Wielhelm Friedrich Hegel’in anlayışıyla yakından ilişkilidir. Bu anlayış, onu Hegel’den devralan Karl Marx’la günümüz düşünce yaşamının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir ve “ilkel” ya da “ilerici”, “geleneksel” ya da “modern” gibi kavramları farklı toplum biçimlerine ilişkin olarak kullanmamızda ifadesini bulmaktadır. Gerek Hegel,  gerekse Marx insan toplumlarının, kölelik ve tarımsal kendine yeterlilik üzerine kurulu ilkel kabile toplumundan başlayarak ve teokrasinin, monarşinin ve feodal aristokrasinin çeşitli biçimlerinden geçerek modern liberal demokrasiye ve teknik ilerleme tarafından belirlenen kapitalizme kadar bağlantılı bir gelişme gösterdiğini kabul etmişlerdi. Bu gelişme, düz bir çizgi izlememiş olsa da, ne bir rastlantıydı, ne de insan aklının dışında cereyan etti. İnsanların yaşamının tarihsel “ilerleme” ile gerçekten daha iyi ya da daha mutlu olup olmadığı sorusu ise tarihsel sürecin kendisiyle ilgili değildir.”[2 ]

Halbuki biz daha önce Marksist tarih anlayışına göre Kapitalizm’den, Sosyalizm’e ve oradan da sınırların ve sınıfların kalktığı Komünizm’e geçiş yapacaktık. Bütün bir gençlik dönemimizde bunu bize pompalamışlardı. O zaman sorduğumuz soruyu, yani niye ilk devrimler Kapitalist ülkelerde olmadı da, daha çok sanayileşmemiş ülkelerde oldu sorusuna, Lenin’in teziyle karşılık veriyorlardı. 1919 yılında Almanya’da başlayan Spartaküs hareketinin başarısız olması ve Rosa Lüxemburg  gibi teorisyenlerin öldürülmesi sonucu devrim koşullarının o ülkelerden ziyade daha çok kapitalizm öncesi ülkelerde var olduğunu savunuyorlardı. Tam da bu yüzden devrimlerin oralarda yapılması gerekliydi. Aslında Marksizm’in tarih anlayışını Lenin ile revize ediyorlardı.

Francis Fukuyama bize cenneti kurmanın zamanı geldiğini söylerken, bir yıl sonra Huntington başka bir tez ortaya atıyor ve “Medeniyetler Çatışması” diyordu.

“Benim faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacak. Milli devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetler çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları muhabere hatlarını teşkil edecek.”[3]

Dünyayı yedi, sekiz kültürel merkeze kabaca şu şekilde ayırıyordu ve gelecekteki çatışmaların bunların birbirleriyle ve hatta kendi içlerinde çatışmalarla şekilleneceğini söylüyordu. Bu fay hatları neydi? Batı, Konfüçyus, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika Medeniyetleriydi.

Aslında Fukuyama ile Huntington birbirini teyit eden ve birbirini tamamlayan iki tez ortaya atıyorlardı. Sonuç olarak Liberal Ekonomik sistem bundan sonra tarihin görüp görebileceği en son noktaydı. Burada esas problem şuydu ki, dünya bu sistemi siyasi olarak daha Liberal bir görünüm altında mı kabul edecekti, yoksa daha despotik bir görünüm altında mı kabul edecekti?

COĞRAFYAYA GÖRE DEMOKRASİLER

Komünist blok çatlayıp ana sisteme teslim olurken aslında bir yandan da, özellikle İslam coğrafyasında bu sisteme muhalif olan ve kendi sistematikleriyle ortaya çıkmaya çalışan partiler belirmeye başlıyordu ve bu partilerin hiç biri sisteme silahla karşı çıkmıyordu. Demokratik sistem içerisinde kendilerine yer arıyorlardı. Cezayir’de İslami Selamet Cephesi, Mısır’da İhvan-ı Müslimin Hareketi, Türkiye’de ise Milli Selamet Partisinden tevarüs eden Refah Partisi sisteme dahil olmaya çalışıyorlardı.

26 Aralık 1991’de Cezayir’de yapılan seçimlerde İslami Selamet Cephesi zafer kazandı ve iktidara gelecekti,  fakat sistem ne yazık ki ona bu şansı vermedi.

“ 11 Ocak’ta askerler iktidara el koyarlar ve ikinci tura geçilmeden seçim sürecini sona erdirmeye karar verirler. 9 Şubat’ta sıkıyönetim ilan edilir ve 4 Mart’ta İslami Selamet Cephesi’nin lağvedildiği açıklanır. Darbenin hemen ardından başlayan İslamcılara yönelik baskılarda daha ilk haftalarda 103 kişi ölür ve yüzlerce kişi yaralanır. Başkan Budiaf’ın muhtemelen sistem tarafından öldürülmesi sonucu ülke bir belirsizlik sürecine girer.”[4]

Yukarıdaki alıntıda Hamit Bozarslan’ın söylediği gibi ülke bir anda şiddet sarmalı içine girer ve devlet İslamcı hareketi adeta cezalandırır ve sistemin dışına iter kriminalize eder. Sonuç 200.000 kişinin hayatına mal olan bir iç savaş yaşanır.

Mısır’da, Cezayir’e göre belki şiddeti daha az fakat yine de büyük baskılar yapılmaya öteden beri devam edilir ve Müslüman Kardeşler’in içinden ortaya çıkan El Cemaat El İslamiyye şiddet sarmalına doğru sürüklenmeye başlar. Devlet burada da özellikle baskılarıyla bu grupları kriminalize ederek bir yandan cezalandırıyor, bir yandan da halkın gözündeki itibarını düşürmeye çalışıyordu.

Cezayir ve Mısır’daki bu devlet baskısı karşısında çok şiddetli bir karşı çıkış buluyordu.

“İslamcı şiddetin aktörleri, 1970’li yıllarda Latin Amerika, Türkiye ve İran’da foko teorisini savunanlar gibi, iktidarın suni bir dengeye dayandığını ve kendisini bir yanılsama aracılığıyla yeniden ürettiğini düşünüyorlardı. Şiddet bu aldatmacayı kitlelerin gözünde açığa çıkaracak ve ona son verecekti. Geçmişin solcu militanları gibi, İslamcılarda bu akılcı hesabı, aslında hakkında tam bir tahminde bulunamadıkları, mevcut güçler dengesine dayandırıyorlardı. Devletin orantısız bir şekilde artan zor uygulayabileceğini, duruma uyum sağlayıp hem yasal hem de yasadışı yeni cebir kategorileri geliştirebileceğini, muhaliflerini kitlesel biçimde tasfiye edebileceğini ve cihatçıların el kitaplarında yer alan felsefi ve değersel ilkeleri hiç umursamadan itaat üretebileceğini düşünmüyorlardı. Ama Cezayir devleti, son tahminlere göre 200.000 kişinin canına mal olan uzun bir savaş pahasına, kendini restore etmeyi ve belli başlı İslamcı grupları tasfiye etmeyi başardı. Çok daha düşük bir bedel ödeyen Mısır’da da aynı şey oldu.”[5]

Türkiye’de ise Refah Partisi 96 seçimlerinden galibiyetle çıkıyor, hükümeti kuruyor ama 28 Şubat Muhtırası ile iktidardan indiriliyordu. 28 Şubat sürecinde de Türkiye’de İslamcı cemaat ve yapılara baskılar oluyor, insanlar yargılanıyor. İşlerinden atılıyor, bazı siyasiler hapse giriyordu fakat bu doz hiçbir zaman Cezayir ve Mısır gibi olmuyordu. Sonuç olarak daha yumuşak bir geçiş oluyor ve 2002 yılında Ak Parti sistemle uyum içinde iktidara geliyordu.

Yani Dünya sistemi Sosyalizm’den sonra ortaya çıkacak olan bir başka alternatif tehlikeyi kaynağında boğmayı başarıyordu. Sovyetler Birliği artığı olan ülkeleri Nato ve AB bünyesi içine alarak absorbe ederken, İslam Coğrafyasındaki sapmalara karşı, oradaki rejimlere her türlü desteği vererek, kendisine göre ‘radikalleşme’nin önüne geçiyorlardı. Üç farklı ülkede, üç farklı uygulama ile sistemin içine çekmeyi başarıyorlardı.

Acaba başarıyor muydu?

 

  • Yeryüzünün Lanetlileri, Frantz Fanon, s.108
  • Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, s.3
  • Medeniyetler Çatışması, Samuel P. Huntington, s.22
  • Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.231
  • Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.254