Yeryüzünün Tümörleri (2)

Bir önceki yazımda bugün ülkemizde yaşananların bize yarın nasıl dönebileceği ile ilgili bir öngörü yapmaya çalışmıştım, bunu da bir tarih okumasıyla Müslüman coğrafyalarda yaşananları analiz ederek yapmaya çalıştım. Devamında ise bu ufuk turunu tamamlamaya çalışacağım.

90’LARDAN 2000’LERE

1979-1988 yılları arası Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali sırasında ABD ve NATO Müslüman bir cephe kuruyor ve meşhur Yeşil Kuşak projesi ile Sosyalist işgale karşı bir hat oluşturuyordu. Pakistan ve Türkiye bu kuşağın önde gelen ülkeleriydi. Dünyanın değişik yerlerinden Afganistan’a gelen Mücahitler burada gerilla eğitiminden geçip savaşıyorlardı.

Daha sonra bu ekipleri ve yenilerini, yani Cezayir iç savaşından gelenleri de Bosna Savaşında görmeye başlıyorduk. 1994 yılından sonra patlak veren Çeçen savaşında da bu gruplar boy göstermeye başlıyorlardı. Zaten öteden beri Filistin meselesi Müslüman dünyanın ve özellikle de İslamcıların en başat meselesi olarak ortada durmaktaydı. Batının o meseledeki ikircikli tutumu ve en kritik anlarda İsrail’i desteklemesi batının ‘Büyük Şeytan’ imajını iyice pekiştiriyordu.  Uluslararası sistem bu ülkelerde İslamcı muhalefeti bir anlamda ehlileştirdiğini düşünürken aslında İslamcı cephede başka bir şekilde bu hareket devam ediyor ve şiddeti daha çok ve daha başka biçimlerde kullanan gruplar ortaya çıkmaya başlıyordu.

“1995 ve 1996’da Paris’te 10 kişinin ölümüne ve 80 kişinin yaralanmasına yol açan klasik patlayıcılardan Filistin veya Çeçenistan’daki intihar saldırılarına kadar sınırlar üstü bir İslamcı aktivizmin işaretleri çoğalıyordu. İslamcı militan Remzi Yusuf’un Şubat 1993’te patlayıcı yüklü bir kamyonla Dünya Ticaret Merkezine düzenlediği saldırı (6 ölü, 1000 kadar yaralı) yeni muhalefetin anti Amerikan boyutunu gösteriyordu.”[1]

90’lı yıllarda başka bir türlü eylem biçimi ortaya çıkmaya başlamıştı, sistemin cezalandırdığı İslamcılar merkezde teslim olurken, periferide şiddeti giderek arttırıyor ve bu şiddetin merkezine kendi canlarını koyuyor ve intihar saldırılarını giderek yükseltiyorlardı. 1995 ile 2000’li yıllar arasında çeşitli ülkelerde yaptıkları eylemlerle kendilerini dünya kamuoyuna tanıtıyorlardı. Aslında bütün bu yapılan eylemler 11 Eylül saldırılarının öncülleriydi.

“ En muhafazakar Suudi Vahhabiliği ile birinci Afgan savaşı sırasında oluşan silahlı mücadele mistiği arasında bir sentezdi bu. Hem Dar’ül Harbe karşı hem de Dar’ül İslam içinde en uç noktada savaşı vazederken tek bir cepheyle de sınırlı kalmıyorlardı. Tam tersine, Müslüman toplumların aralarında ‘enternasyonal’ bir biçimde örgütleniyor ve askeri eylem mantığını teritoryal savaştan gezegen ölçeğinde savaşa doğru kaydırıyorlardı.”[2]

11 EYLÜL VE SONRASI

11 Eylül 2001 günü New York’ta ikiz kulelere yapılan saldırı yapılıyordu. ABD tarihinde ilk defa kendi topraklarında bir saldırıya maruz kalacaktı. Bu saldırıyla ilgili bir çok spekülasyon yapılmasına rağmen görünen oydu ki ABD öncülüğündeki Batı bloğu başka bir tehdit ile baş başa kalıyordu. Tabii bu tehdide en sert şekilde karşılık veriyorlardı. Fukuyama’nın yumuşak şekildeki geçişi yerini Huntington’un çatışmalı tezine bırakıyordu. Dünya artık dozu giderek artan bir şirketler ve devletler işbirliğinde otoriterizme doğru gidecekti. Sistem sertleştikçe, karşılığı aynı şekilde sert ve dehşet verici hale gelecekti.

7 Ekim 2001 günü Afganistan, 20 Mart 2003’te ise Irak’a giriyorlardı. Bahanesi hazırdı, Afganistan 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren Usame Bin Ladin’i teslim etmiyordu. Irak’ta ise bir anda dehşet verici çapta kitle imha silahları keşfetmişlerdi.

“11 Eylül 2001 saldırıları 19 genç Arabın eseridir;  içlerinden 15’i Suudi’dir ve hepsi de kendi kuşaklarının en zenginlerindendir. Üyeleri çok yüksek bir eğitim düzeyinde olan El Kaide örgütü, anlaşılan en yetkin adamlarını bu eylemde feda etmişlerdir. Bin Ladin’in zenginlerinin, o kadar korkulan yoksulların öfkesinin yerini almayıp, hem ideolojik hem de değersel olarak ona eklenen radikalizmi New York’ta 2978 kişinin ölümüne yol açacaktı.”[3]

Görüldüğü gibi Yeni Dünya Düzeni yoksulları şiddetle ve daha da yoksullaştırarak seslerini çıkaramaz hale getirirken, Frantz Fanon’un yıllar önce seslendiği sömürge ülkesinin burjuva ve aydınlarından bazıları sistemin dibinde yürümek yerine temellerine dinamit koymaya başlıyorlardı. Eğitimli ve zengin kişiler üstelik de kendilerini feda ederek eylem yapıyorlardı. Bu durum günümüzde Suriye iç savaşında kendini iyice gösterecekti.

2001 saldırısını üstlenen örgüt El Kaide idi ve bunlar yukarıda ifade ettiğim gibi belki de şimdiye kadar görülmemiş biçimde üst sınıfa mensup ve eğitimli kişilerdi ve en çok uyguladıkları eylem biçimi bombalı eylemlerdi ve bu eylemlerde kendi canlarını ortaya koyuyorlardı.

“Bin Ladin insan olarak cömerttir ve kendisini icazet sahibi bir makam gibi dayatacağına büyük ulemanın fetvalarına başvurmaktadır. Çok erken bir dönemde, Seyyid’in kardeşi Muhammed Kutub’un hutbelerinin tesirinde kalmıştır. Zamanını eksik olduğunu bildiği eğitimin tamamlamak için Kuran’ı ve teolojik kitapları incelemekle geçirmektedir. Yiğittir, her türlü kişisel riski göze alabilmektedir ama zaaflarını da asla gizlemez. Çelimsiz olduğu için gücünü Allah’tan almaya çalışır. Hem Kutub’un ve hem de 80’li yıllardaki İslamcı edebiyatının, her türlü kuramsal yakıtı kullanan ve her siyasal ekonomik, toplumsal veya kültürel mesele hakkında bir şeyler söyleyen karmaşık üslubunun aksine, Bin Ladin üslubunu çok yalınlaştırır. Kutsal referanslara geri döner, hatta hem kutsal metne bağlı kalan hem de eskatolojik bir mantıkla birkaç Kuran suresiyle sınırlı kalır.” [4]

Görüldüğü gibi bu yeni şiddetin lideri konumundaki Usame Bin Ladin, Eyman El Zevahiri ya da Zerkavi gibi isimler hem karakter olarak öncü olan, hem de çağrılarını çok yalın tutan kişilerdir ve öncüsü oldukları insanlar gibi onlarda canlarını ortaya koyarak liderlik yaparlar. Bu aslında bütün bu ölüme gidenlerin niye adeta kurşunun üstüne gittiklerini de bize gösterir.

Irak işgalinden bir müddet sonra Felluce’de bir katliam yaşanacaktır. Aslında birinci operasyon Nisan 2004 yılında yapılmış ama bir sonuç alınamamıştır. Daha sonra ardından 8-16 Kasım tarihleri arasında Felluce’de ikinci bir operasyon yapılmış ve ABD ordusu, Irak kuvvetlerinin de desteğiyle adeta bir katliama imza atmıştır ve buradaki Sünni cihatçı grupları cezalandırmak üzere bir operasyon yapmışlardır. Camiler dahil her yeri tarumar etmişlerdir.

Felluce kentinin neredeyse tamamı yıkılmıştır. Binaların %65’i tamamen yıkılmış geriye kalanı ise kullanılmaz durumda hasarlı hale gelmiştir. Şehirdeki 120 camiinin yarısı büyük oranda hasarlıydı. Şehrin muharebeden önce 350 bin olan nüfusu muharebeden sonra 25 ila 30 bin dolaylarına düşmüştü. Şehre dönen Felluce’liler girişte ABD Ordusu tarafından parmak izi ve retina testlerine tabi tutularak fişleniyordu. ABD tarafından yapılan açıklamalarda Felluce’de öldürülen direnişçi sayısının 1200 olduğudur. Operasyon sırasında tutuklanan 1500 kişinin akıbeti belirsizdir. Tutukluların çoğu Ebu Gureyb Hapishanesine götürülecektir. Hani Irak’lıların erkeklerinin bile tecavüze uğradığı Ebu Gureyb’e götürüldüler. ABD’nin kayıpları ise 64 ölü ve 425 yaralı olarak açıklanmıştır. ABD Ordusuna destek veren Irak kuvvetleri ise 6 askerini kaybetmiştir. Bu manzara size şu anda nereyi hatırlatıyor, acaba aklınıza Cizre, Sur, Nusaybin, Silopi geldi mi?

Sonuç itibarı ile bugün için Suriye’de vücut bulan bu İslamcı cihatçı gruplar, sistemin kendilerini sıkıştırdığı yerlerden hicret edip, başka bir bölgede ortaya çıkıyorlar ve bunlar giderek hem büyüyorlar ve hem de eylem biçimlerini değiştiriyorlar.

El Kaide’nin üyesi Ebubekir Naci, 2004’te internette Arapça olarak, ‘Vahşetin İdaresi: Ümmet’in Önündeki En Kritik Aşama’ başlıklı bir kitap yayınlıyor. Bu kitabın İngilizce çevirisi üzerine Jean Marc Lafon bir yorum yayınlıyor. Orada şunları söylüyor.

“Cihadçılara başlangıçta kâfir devleti için öncelikli olmayan, mütevazı korumalı sektörleri zayıf şiddet eylemleriyle vurmaları öğütlenmektedir. Sonra eylemlerin şiddeti artırılmalıdır. Bu tedricilik, düşmana tehdidin git gide büyüdüğü izlenimi verirken, savaşçıların el alıştırmalarını sağlayacaktır. Mümkün olduğunda,  az stratejik bölgelere tahsis edilmiş ikinci sınıf güvenlik kuvvetlerine saldırılması tavsiye edilir.  Alt edilmeleri kolay olduğu için, bozgunları merkezî devleti itibarsızlaştırmaya ve moralini bozmaya katkıda bulunacaktır. Cihadçılar daha sonra yapacakları harekâtlarda yararlı olacak malzemeyi onlardan temin edecek, aynı zamanda da kâfir devletinin gücünün her şeye yettiği yanılsamasını sarsacaklardır. Şiddetteki tedricilik, kitlesel eylemden ziyade, tercihen aynı anda birçok yerde çok sayıda ayrı eylem yürütmeyi mümkün kılmalıdır. Her yerde hüküm süren ve git gide arttığı hissedilen bir emniyetsizlik karşısında, kâfir devleti büyük kent merkezlerinin, yabancıların ve hayatî önemi hâiz ekonomik bölgelerin korunmasını güçlendirirken, kırları ve büyük kent varoşlarını ihmal edecektir. Böyle yapınca, ne kamu hizmetini ne de hukuk devletini arkasında hisseden ve bu yüzden büyük sıkıntı yaşayan halk kesimlerini yüzüstü bırakmış olacaktır. Kitabın başlığında atıfta bulunulan vahşet hâlidir bu. Harekâtların devamı da bu hâli Cihad için bir beslenme kaynağı haline getirecektir.”[5]

Görüldüğü gibi sistem kendini devam ettirebilmek için baskısını arttırmaktadır. Bunun karşısında ise yine bu sistemin yetiştirdiği kişiler giderek şiddeti daha fazla arttırmaktadır. Daha çok değil bir iki ay önce Paris’te sivil insanlara yönelik saldırılar meydana geldi. Bu terör saldırılarını yapanlar devletlere siz bize saldırdıkça bizlerde sizin yuvalarınıza hem de her türlü şiddeti kullanarak, asker sivil ayrımı yapmadan saldıracağım mesajını veriyordu.

Peki bütün bu anlattıklarımın bu ülkedeki karşılığı nedir, o da bir daha ki yazıya inşallah.

Suat Yalçın

[1] Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.295

[2] Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.297

[3] Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.299

[4] Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Osmanlı imparatorluğunun sonundan El Kaide’ye, s.297

[5] Jean-Marc Lafon: IŞİD’in uzun vadeli hedefleri üzerine ayrıntılı bir inceleme