Zor Yıllar

“Günümüz tarihçisi, geçmişteki bütün olaylara bir zorunluluk duygusu ile bakmaktadır. Eğer tarihçinin geçmişte ele aldığı olay, daha uzak geçmişteyse, bu zorunluluk duygusu yaratmaktadır.”1

Tarihçinin geçmişi bir kabul üzerinden yorumlaması aslında tarih yazımı değil, tarih yapımı ile bizi karşı karşıya bırakmaktadır ve maalesef günümüzün eğitim sistemi içinde toplum kabullerle geçmişi okumaktadır.

“Böylece tarihin alanı geçmiş olmaktan da çıkarak bugün ve geleceğe uzanmakta, toplummühendisleri tarihçiliğe ve tarihçiler de toplum mühendisliğine soyunmaktadır.” 2

Örneklendirecek olursak, eğer biz Yunan Felsefe tarihini okuyorsak, bunu ya Platon, Aristo, Socrates  üzerinden okuyacağız ya da Demokritos ve Anaksimender üzerinden okuyacağız. İslam tarihini okuyorsak ya Ehli Sünnet ya da Şia üzerinden okuyacağız. Örneğin Anadolu tarihini okuyorsak, ya Sünni bir okuma yapıp Ebed Müddet Devlet övgüleri düzeceğiz ya da Sosyalist bir okuma yapıp devletin içinde bulunan her şeyi kötülerken, Sünni halkı da aynı töhmet altında tutacağız. Modern zamanlara dair okumalarımız da, Sanayi devrimini ya da Aydınlanma meselesini de okurken aynı şeylerle karşılaşıyoruz. Bu örneğin Osmanlı’da herhangi bir Padişahı bile okurken karşımıza çıkıyor. Halbuki tarih bu şekilde okununca onun adı Bilim değil, İdeoloji oluyor. Oysa ki tarihin akışı içinde her olayın dünle ve yarınla muhakkak bir bağlantısı olduğunu görmek gerekiyor ve bütün bu olayları bir adalet terazisinden geçirip yorumlamak ve mümkün olduğu kadar olaylara eşit mesafede durmak galiba en güzeli olacaktır. Bugünlerde meydana gelen olaylarda geleceğe muhtemelen aynı şekilde aktarılacaktır. O yüzden bugünlere düşeceğimiz doğru notlar geleceğe öyle aktarılacaktır. Geçmişte yaşanan bir çok olayı hakim paradigma nedeniyle doğru okuyamıyoruz.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2015 günü Diyarbakır’da, Dört ayaklı Minare’nin, meydana gelen çatışmalarda zarar görmesi nedeniyle yaptığı bir basın açıklaması sırasında vurularak öldürüldü. Dört Ayaklı Minare Akkoyunlu Kasım Han tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar Camisi ile birlikte inşa edilen 4 sütun üzerine yükselen bir tarihi mirastır.  Tahir Elçi bu tarihi yapıya yapılan zarara herkesin dikkatini çekmeye çalışırken öldürüldü. Kurtarmaya çalıştığı tarihin yanında kurban edildi. Daha bir müddet önce CNN Türk’te katıldığı bir tartışma programında, PKK’ya Terör Örgütü demediği için hemen ertesi gün suç duyurusunda bulunulmuş, tutuklama talebi ile savcıya verdiği ifadeden sonra serbest bırakılmıştı ama memleketin intelejansiyası ve siyaseti tarafından hedef tahtasına konulmuştu. Evet yine aynı şey olmuş ve hakim rüzgarların tersine bir beyanda bulunan Diyarbakır Baro Başkanı tutuklanma tedirginliği ile yaşarken kurban edilmişti. Peki o programda ne demişti de böyle yargılanmayı ya da katledilmeyi hak etmişti.

“PKK, terör örgütü değildir. PKK’nın bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir.”

Sonuçta Tahir Elçi, kendi gördüğü gözle bir PKK tahlili yapmıştır. PKK’yı övmemiştir. Peki bu bize basın tarafından nasıl yansıtılmıştır. Örneğin Milliyet gazetesi ; “Elçi’nin terör örgütü PKK’yı öven ve destek olan bu açıklamalarına sosyal medyadan tepki yağdı.” Ya da Sabah gazetesi ; “Ahmet Hakan’ın CNN Türk’te konuğu olan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, skandal sözler sarf ederek “PKK, terör örgütü değildir.” şeklinde verilmiştir.

Peki mesela daha çok olmadı, çözüm süreci sürerken, AK Parti Milletvekili Mehmet Metiner, PKK lideri Öcalan’la ilgili “Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yerde duruyor” diyordu.  “Biz KCK’yı paralel devlet olarak görmüyoruz” ifadesini kullanan Metiner, sürecin çok istekli ve kararlı bir şekilde yürüdüğünü belirterek “Öcalan sağlam duruyor.” demişti. Peki siz böyle bir demeç için hiç kimsenin ayağa kalktığını gördünüz mü? Mesela hakkında terörü ve teröristi övmekle ilgili bir fezleke hazırlandığını duydunuz mu, ben bilmiyorum.

Bakın Sabah Gazetesinde 16 Ocak 2013 tarihinde Emre Aköz ne yazmış ; “PKK bir terör örgütü değildir. 100 kişiyle sınır karakoluna saldıran, ağır makineli tüfekler kullanan, halktan destek alan, 30 bin ölüme rağmen varlığını sürdüren bir örgüte terör örgütü demek kendini kandırmaktır. Dolayısıyla Öcalan’a terörist demek, denize ‘göl’ demek gibi bir şey: Bir Kürt ulusalcısı olarak, siyasi amacına ulaşmak için şiddeti kullanan bir politikacıdır Apo.” Bunu yazan hükümet destekçisi bir gazeteci ve o zaman Hükümet ‘çözüm süreci ‘ denen bir süreç başlatmıştı. Tabii ki bu sözlere kimse tepki göstermedi ve hiçbir savcı tarafından tutuklanma talebiyle ifadesi alınmadı.

Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde suikaste uğrayıp katledildiğinde bu saldırıya maruz kalmasının nedenini hatırlıyormusunuz? Ne bahane edilmişti?

Yazdığı bir yazıda Türklüğü aşağıladığı iddia ediliyordu. Neydi bu yazı, ne dediği iddia ediliyordu?

“ Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan ile kuracağı asil kanında mevcuttur. “

Agos gazetesinde Hrant Dink imzası ile yayınlanan bir dizi yazının bir tanesinden cımbızla çekilen bir paragraftı bütün fırtınayı koparan. Yazı dizisinin üst başlığı ‘Ermeni Kimliği Üzerine’ idi. 11 yazıdan oluşan bir diziydi. Söz konusu yazı 13 Şubat 2004 tarihinde yazdığı ‘Ermeni Kimliği Üzerine 8, Ermenistan’la Tanışmak’ yazısının giriş cümlesi idi. Cümleye arkasına önüne bakmadan sadece buradan bakınca hakaret etmiş gibi görünebilir, kaldı ki bu tabii ki öldürülmeyi hak edecek bir durum değildir. Eğer hakaret görürsen karşı argümanlarını yazıp eleştirini yaparsın. Hrant Dink bu giriş cümlesi bahane edilerek adeta ölüme gönderilmiştir. Halbuki bu yazı dizisinin öncesine bakınca söylediği şeyin bir ironi olmaktan öteye bir şey olmadığı her mantıklı ve insaflı insanın görebileceği bir şeydir.

  1. Yazı olan, 23 Ocak 2004 tarihli ‘Ermeni’nin Türk’ü’ ve 30 Ocak 2004 tarihli yazı olan, ‘ Türk’ten Kurtulmak’ başlıklı 7. Yazısını okuyunca görülüyor ki, bu giriş o yazıların sonucunda yaptığı bir ironidir.
  2. yazıda şöyle söylüyor.

“Dünya Yahudi soykırımına karşı gösterdiği hassasiyeti Ermeniler’den esirgemiş, bu ise Ermeni kimliğinde en büyük tahribatın yaşanmasına sebep olmuştur. ‘Hakkı esirgenmiş Ermeniler’ bundan böyle kimliğini ‘Gerçekleri talep etme inadı’ üzerinden yaşamaya çabalamış, gelinen noktada da bu inat Diaspora Ermeni kimliğinin temel düsturu haline dönüşmüştür. Diasporanın ilk kuşakları için ayakta kalabilmenin, tükenmemenin adı olan bu inat, üçüncü ve dördüncü kuşaklarla birlikte gerçekleri dünyaya kabul ettirme inadına dönüşmüştür. İşte bu inadın ortaklaşmış hali Ermeni Diasporasının ruhsal pozisyonunu yansıtır. Bu ruhu sürekli tutmak ise Ermeni kimliğini yaşatmanın temel aracı durumundadır.”

 

Sonra devamında aslında Yahudilerin bu travmadan kurtulmasının sebebinin Almanların doğal olarak yaptıkları kabullenme olduğunu, halbuki Türklerin bu şekilde olaya yaklaşmadıklarını o yüzden bu travmanın devam ettiğini söylüyor. Ama bunun en önemli tarafının Ermenilerin tarih boyunca Müslümanlarla yan yana yaşamalarının bir yansıması olduğunu söylüyordu.

“Asırlar süren bu İslam’la bir aradalığın Ermeni kimliğinin şekillenmesinde de yadsınamaz bir rolü elbette olacaktır ancak Ermeni kimliğinin bugünkü yapısını şekillendiren ve Ermeni kimliğinde bir tür kanserojen tümör işlevi gören asıl etken “Türk” olgusudur.”

“Yaşanılan birliktelik öylesine derindir ki bu birlikteliğin bozuluşunu ihanet olarak tanımlamak her iki tarafın da kullandığı karşılıklı bir argümandır. Ermeni milletini Sadık millet olarak adlandıran ancak daha sonra ihanet ettiklerini iddia eden Türk görüşü karşısında, Ermeniler 1915’te yaşananları salt bir halkın topluca imhası olarak yorumlamaz, bunun aynı zamanda asırlar süren ilişkiye ihaneti de içinde barındırdığını belirtirler. Türk-Ermeni ilişkisinin günümüzde geldiği nokta ise şudur: Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında klinik iki vaka durumundadırlar. Ermeniler travmalarıyla, Türkler de paranoyalarıyla”

“Sonuçta görülüyor ki işte “Türk” Ermeni kimliğinin hem zehiri, hem de panzehiridir. Asıl önemli sorun ise Ermeni’nin kimliğindeki bu Türk’ten kurtulup kurtulamayacağıdır.”

Bu soruyu sorduktan sonra bu kimlikten kurtulmanın iki yolu olduğunu söylüyor. Birincisi Türkiye’nin devlet ve toplum olarak, Ermeniler’le kuracakları bir empati ki bunu mümkün görmüyor, öyle olursa Ermeni’ler Türk kimliğinden kurtulabilir diyor. Ya da Ermeni’nin bu unsuru kendi kimliğinden atmasıdır diyor. Bu olasılık olursa Ermeniler kendi toplumsal sağlıklarına kavuşurlar diyor. Bu sıkıntıyı insanlığa havale ederler diyor.

“Ermeni kimliğinde “Türk”ten geriye kalacak boşluğu dolduracak çok daha yaşamsal bir olgu söz konusudur o da bizatihi bağımsız Ermenistan devletinin varlığıdır. Bundan on beş yıl önce var olmayan bu yeni heyecan, artık her türlü etkinin ve etkenin üstünde Ermeni kimliği üzerinde büyük bir rol oynamaya namzettir.”

“Ermeni kimliğinin “Türk”ten kurtuluşunun yolu gayet basittir: “Türk”le uğraşmamak… Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır: Gayrı Ermenistan’la uğraşmak.”

İşte bütün bu yazdıklarından sonra o cümleyi bir ironi olarak sarf ediyor. Sonra da başına gelenler hepimizin malumu. Görüldüğü gibi Hrant nasıl kurban edilmişse, Tahir Elçi’de öyle kurban edilmiştir. 2007 yılında kurban edilen Hrant Dink cinayetiyle birlikte devletin yapısının nasıl değiştiğini hep beraber gördük. O zaman belki bizim için umut olan bir takım operasyonlar başlamıştı. Devlet daha demokratikleşme yolunda adımlar atıyordu. Fakat o umut çok sürmedi. Bakalım Tahir Elçi cinayeti nasıl artçılara yol açacak. Kendi tahminimi söylersem şayet, bu yeni sert rüzgarların habercisi gibi görünüyor, galiba bizi zor yıllar bekliyor.

 

  • Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu, s.20
  • Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu, s.25

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir